Ama Dört Yüz Yirmi Dokuzuncu Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     …Hükümdarın huzuruna çıkararak kendisine, “Bu genç adam, dün akşam geç vakit geldi; sorguya çıkarılması için, onu huzuruna getiremedik, hükümdarımız!” demişler. Bunun üzerine hükümdar, “Sen nereden geliyorsun? Adın ne? Mesleğin ne? Ve kentime gelmenin nedeni nedir?” diye sormuş. O da, “Adım söz konusu olunca, bana İran diliyle Harşah derler. Ülkem İran’dır! Meslek bakımından da akıl hastalarının tedavisinde özellikle uzmanlık kazanmış bir hekimim! Bu maksatla ülkeleri, kentleri geziyor, mesleğimi yerine getiriyor, bildiğim şeylere yeni bilgiler eklemeye çalışıyorum! Ve bütün bunları yıldız bilimcilerin ve bilginlerin bayağı gülünçlüklerine başvurmadan yerine getiriyorum; ne sarığımın sargı adedini kabartıyor, ne yenlerimi uzatıyor ne de kolumun altında çok sayıda kitap taşıyorum; göz kapaklarımı sürmeyle karartmıyor, boynuma da binlerce tanesi olan tespihler asmıyorum; gizemli bir dilde sözcükler mırıldanmadan, yüzlerine soluk üflemeden ve kulak memelerini ısırmadan hastalarımı iyi ediyorum. İşte, şevketlim, benim mesleğim budur!” diye yanıtlamış.
     Hükümdar bu sözleri işitince, hatırı sayılır bir neşeyle sevinmiş ve ona, “Ey yüce tabip, bizim yanımıza tam da hizmetine çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda geldin!” demiş. Ve ona genç kızın durumunu anlattıktan sonra, “Eğer onu tedavi eder, kötü kişilerin uğrattığı deliliğinden kurtarırsan, dile benden ne dilersen; hemen yerine getirilecektir!” diye eklemiş. O da, “Tanrı, hükümdarımız efendimize en yüce nimet ve lütuflarını bağışlasın! Ama ilkin bana onun deliliği üzerindeki tüm gözlemlerini ayrıntılarıyla anlatman ve genç kızı ve abanoz atı nasıl ele geçirdiğini anlatmayı unutmadan, onun kaç gündür bu durumda olduğunu açıklaman gerek!” diyerek yanıt vermiş.
     Hükümdar da ona tüm öyküyü başından sonuna kadar anlatmış ve “Yaşlı adama gelince, zindandadır!” diyerek eklemiş. “Ya at?” diye sorunca da, “O, benim elimde bulunuyor! Ve köşklerimden birinde dikkatle saklanıyor!” diye yanıt vermiş. Kamer-ül-Akmar da kendi kendine, “Her şeyden önce, benim, atı görmem ve ne durumda bulunduğunu öğrenmem gerek! Eğer bozulmamış ve iyi durumda ise, her şey kazanılmış ve gayeme ulaştım demektir; ama işleyişi bozulmuşsa, sevgilimi kurtarmak için başka yol bulmam gerekecek!” demiş.
     O zaman hükümdara dönerek, ona “Şevketlim, ilkin atı görmem gerek; çünkü, onu inceleyerek, genç kızın iyileşmesi için yararlı bir şeyler bulabilirim!” demiş. O da, “Zevkle ve yürek ferahlığıyla!” diye yanıt vermiş ve onun elinden tutarak kendisini abanoz atın bulunduğu yere götürmüş. Şehzade de atın yöresinde dolaşmış ve onu dikkatle incelemiş; bozulmamış ve iyi durumda bulunca çok sevinmiş ve hükümdara, “Tanrı hükümdarı gözetsin ve ferahlatsın! Şimdi genç kızın yanına gidip nesi varmış görelim! Umarım ki Tanrı’nın yardımıyla iyileştirici ellerim ve bu atın araya girmesiyle sağlığına kavuşacaktır!” demiş. Muhafızlara ata iyi bakmalarını tembih ederek hükümdarla birlikte sultanın bulunduğu daireye doğru yönelmiş.
     Kızın bulunduğu odaya girer girmez, kızın ellerini büküp durduğunu ve göğsünü dövdüğünü ve yerlerde yuvarlandığını ve âdeti üzere giysilerini yırttığını görmüş. Ve hemen bunun hiçbir insan ve ecinninin etkisi olmaksızın düzmece bir delilik olduğunun farkına varmış! Ve bütün bunları, hiç kimsenin yanına yaklaşmaması için kızın bir hile olarak düşündüğünü anlamış. Bunu gören Kamer-ül-Akmar, onu doğru ilerlemiş ve ona, “Ey Alemin büyüleyicisi, dertler, acılar senden ırak olsun!” demiş. Ve kız ona bakarak kendisini hemen tanımış ve öylesine büyük bir sevince kapılmış ki, büyük bir feryat koparmış ve baygın yere düşmüş.
     Hükümdar onun bu bunalımının tabibin ona esinlediği korkudan olduğundan kuşku duymamış. Ama Kamer-ül-Akmar onun üzerine eğilmiş ve onu canlandırarak alçak bir sesle, “Ey Şems-ün-Nehar, ey gözümün karası, ey yüreğimin çekirdeği, kendi yaşamını da, benimkini de düşün ve cesaretini topla ve biraz daha sabret; çünkü bu zalim hükümdarın elinden kurtulmamız için durumumuz çok çok tedbirli olmamızı ve sonsuz bir dikkati gerektiriyor. Ben, hemen onun senin hakkındaki fikrini doğrulayan bir girişimle işe başlayacağım ve ona senin ecinniler tarafından zapt edildiğini ve bu yüzden çılgınlığa sürüklendiğini söyleyeceğim ve de ona bende bulunan gizemli erdemler sayesinde kurtulacağını da bildireceğim! Sen, sadece sakince ve tatlılıkla konuş! Böylece maksadımıza ulaşacağız ve tasarımızı yerine getireceğiz!” demiş. Genç kız da, “İşittim ve itaat ettim!” yanıtını vermiş.
     Bunun üzerine Kamer-ül-Akmar bulundukları yerin dip tarafında bulunan hükümdarın yanına yaklaşmış ve iyi haber veren bir kişinin güleç yüzüyle, “Bahtı güzel hükümdar, talihin yardımıyla onun hastalığının nedenini anladım, çaresini de buldum. İnşallah tedavisini de yapacağım! Şimdi sen ona yaklaşabilir, yavaşça ve tatlı tatlı konuşabilir, ne vadedeceksen edebilirsin! Ondan ne bekliyorsan hepsi yerine gelecektir!” demiş. Hükümdar da, hayranlığın sınırına ulaşarak genç kızın yanına yaklaşmış; o da hemen ayağa kalkıp önünde saygı duruşunda bulunmuş; sonra da gelişini kutlayarak, ona, “Hizmetçin, kendisine bugün ziyarette bulunarak verdiğin onurdan ötürü çok utanmıştır!” demiş. Hükümdar da, bütün bunları görüp işiterek sevinçten uçar gibi olmuş…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz