Ama Dört Yüz Otuz Üçüncü Gece Olunca

A

     Demiş ki:

     “Başım üzerine yemin ederim ki, kızım, şu Bağdat’ta birinci dereceden birkaç oyun çevirecek ve böylece gerek Güve Ahmet’in, gerekse Felaket Hasan’ın oynadığı oyunları fersah fersah aşacağım!” diye cevap vermiş.
     Ve o saat ve o anda kalkarak yüzünü bir ihramla örtmüş, kolları topuklarına kadar inecek uzunlukta abartılı bir harmaniyeye bürünerek ve beline geniş bir yün kuşak sarınarak fakir dervişlere dönüşmüş ve içine üç altın dinar attığı ve ağzını hurma lifiyle tıkayıp ağzına kadar suyla doldurduğu bir ibriği eline alarak ve göğsüne ve omuzlarına iri tanelerden oluşmuş ve bir odun demeti kadar ağır tespihler dolamış ve eline sufi dilencilerin taşıdığı gibi kırmızı, sarı ve yeşil bezlerden yapılmış bir bayrak alarak girdiği bu gülünç kılıkla evinden çıkmış ve yüreği şeytanların dolaştığı yörelerde dörtnal yol alırken ve düşüncesi sapık ve korkunç hileler arayarak yoğunlaşırken, yüksek sesle “Allah! Allah!” diye haykırarak dilinden dualar saçıyormuş.
     Böylece bir sokaktan ötekine geçerek kentin birçok semtini dolaşmış; sonunda, mermer döşenmiş yolu süpürülmüş ve yıkanmış bir çıkmaz sokağa ulaşmış; bu sokağın dibinde, üzerinde şahane bir alçı saçaklığı bulunan büyük bir kapı görmüş; kapının eşiğinde de kendine özgü giyimiyle göze çarpan Mağripli bir kapıcı oturuyormuş. Kapı bronzdan halkalarla süslenmiş ve sandal ağacından yapılmış olup üzerinde de gümüş bir kilit varmış. Bu ev de yaptığı hizmetlerden ötürü Halife tarafından maaşa bağlanmış, taşınır taşınmaz pek çok malın sahibi ve hatırı sayılır bir kişi olan muhafızların komutanına aitmiş; ama bu zat pek hiddetli ve kötü tavırları olan birisiymiş; her zaman söze başlamadan dayağa baş vurduğundan Sokak Döveci Mustafa adıyla anılırmış.
     Sokak Döveci çok sevdiği güzel bir genç hanımla evliymiş ve ilk girişimde bulunduğu gece, yaşadıkça ondan başka ikinci bir kadınla evlenmemeye ve evinden dışarıda tek bir gece bile geçirmemeye yemin etmiş bulunuyormuş. Ve bu, böylece, Sokak Döveci Mustafa’nın bir gün Divan’a çıkıp orada her bir emirin bir ya da iki oğlu olduğunu gördüğü güne kadar sürmüş.
     Tam da o gün, hamama gitmiş ve bir aynaya bakarken yüzünü tüm olarak kaplayan siyah sakallarının arasında oldukça fazla beyaz tüy bulunduğunu görmüş ve kendi kendine “Babanı elinden alan Yüce Varlık, sana hâlâ bir oğul vermeyecek mi?” demiş. Ve evine giderek karısını bulmuş ve asık bir yüzle, ona tek bir söz söylemeden ve yüzüne bakmadan divana oturmuş. O zaman karısı yanına yaklaşmış ve ona, “Hayırlı akşamlar olsun!” demiş. O da, “Karşımdan çekil git! Seni gördüğüm günden bu yana hayırlı hiçbir şey olmadı!” demiş. Kadın da, “Nasıl oluyor bu?” deyince; “Seninle gerdek gecesi ilk sevişmemizde, bana, senin üzerine başka bir kadın almayacağıma yemin verdirdin. Ben de sana söz verdim. Ama bugün Divan’da gördüm ki, her emirin bir ya da iki oğlu var; o zaman aklıma ölme fikri geldi ve Tanrı’nın bana bir oğul, hatta bir kız bile vermemesinden dolayı son derece üzüldüm! Ve çok iyi biliyorum ki, ardında evlat bırakmayan kişinin ilerde anısı da silinir! İşte yüzümün asıklığı bu nedenledir, ey tüm tohumumu kayalık yerlere dökülürcesine harcayan kısır yaratık!” demiş.
     Bu sözleri işitip yüzü kızaran genç kadın, “Senin böyle konuşman yersiz! Tanrı’nın adı üstüme ve yöreme olsun! Gecikme benden doğmuyor! Bunun kusuru bende değil! Ben, baharat ve kökler döverek kaç havan eskittim ve bunların tozunu ilaç diye kısırlığa karşı kullandım! Gecikmenin nedeni sen kendinsin! Sen, yassı burunlu bir katırdan başka bir şey değilsin; yumurtaların da koyuluğu olmayan bir sıvı, taneleri de dölsüz!” diye yanıt vermiş. O da, “Öyle olsun! Ama gezimden döndüğüm andan başlayarak senin üzerine bir karı daha alacağım!” diye onu yanıtlamış. Kadın da, “Bahtım ve kaderim Tanrı’nın takdirindedir!” demiş.
     Bunun üzerine adam evden çıkmış; ama sokağa çıkınca olup bitenden pişmanlık duymuş; karısı olan genç kadın da kocasına karşı biraz yakışıksız konuştuğunu fark etmiş. İşte mermer döşeli çıkmazdaki evin sahibinin durumu böyleymiş! Fındıkçı Delile’nin durumuna gelince, o da şöyleymiş:
     Evin duvarları altına gelince, emirin genç karısının pencerede oturduğunu ve güzellikten yana süslendiği mücevherler kadar parlak ve giyindiği kar beyazı giysi kadar beyaz ve billur saçan bir avize gibi aydınlık olduğunu görmüş! Bunu görünce yaşlı felaket taşıyıcı, kendi kendine, “Ey Delile, işte senin için hile torbasını açmanın zamanı geldi! Bakalım bu kadını kocasının evinden ayırabilecek ve mücevherlerini yağmalayıp güzel giysilerinden soyabilecek ve kendine mal edebilecek misin?” demiş.
     Bunun üzerine emirin penceresinin altında durmuş ve yüksek sesle Tanrı’nın adını anıp “Allah! Allah! Ve siz hepiniz Allah’ın sevgili kulları, iyilik yapmayı seven veliler, yolumu aydınlatın!” demiş. Bu yardım istemlerini duyup dilenci gibi giyinmiş bu başı örtülü yaşlı kadım görünce, mahallenin tüm kadınları harmanisinin uçlarını öpmeye ve onun hayır duasını almaya koşmuşlar. Ve Emir Sokak Döveci’nin karısı da, “Allah belki de bu yaşlı ermiş aracılığıyla bize lütufta bulunacak!” diye düşünüp gözleri heyecandan yaşarmış;  genç kadın hizmetçisini çağırmış ve ona, “Git kapıcımız Şeyh Ebu Ali’yi bul, elini öp ve ona, ‘Hatun hanımım, bize Tanrı’nın lütfunu sağlayacak olan şu mübarek kadını eve almanı rica ediyor! ‘ de!” demiş.
     Hizmetçi de kapıcıyı bulmaya gitmiş ve elini öptükten sonra, ona “Ey Şeyh Ebu Ali, hatun hanımımız bize Allah’ın lütfunu sağlasın diye şu saygın yaşlı kadını içeri almanı istiyor! Belki de hayrı hepimize dokunacaktır!” demiş. O zaman kapıcı, yaşlı kadının yanına yaklaşarak ilkin elini öpmek istemiş; ama birdenbire şiddetle irkilerek bundan sakınmış ve ona, “Çabuk buradan uzaklaş! Sen ki, dualarını tüm uşak takımı gibi abdest almadan yaparsın! Kirli dokunuşunla bana değip abdestini bozup boşlama!” demiş. Kadın da ona, “Allah seni bu zilletten kurtarsın ey kapıcı Ebu Ali! Çünkü Tanrı’nın ve velilerinin yüce lütufları senin üzerinedir!” demiş.
     Onun bu sözleri kapıcı Ebu Ali’yi çok etkilemiş; çünkü üç aylık bir süredir Sokak Döveci emir, onun ücretini ödememekte, o da bu yüzden epeydir tedirgin bulunmakta, alacağını hangi yoldan ele geçireceğini bir türlü bilememekte imiş. Bundan dolayı yaşlı kadına, “Anacığım, ibriğinden bana biraz kutsal su ver, böylece senin hayır duanı alayım!” bari demiş. Bunun üzerine kadın sırtından ibriğini indirmiş ve onu havada birkaç kez silkelemiş; öyle ki, hurma liflerinden oluşan tıkaç yerinden fırlamış ve ibriğin içindeki üç altın dinar sanki gökten gelmişçesine yere düşüp yuvarlanmış. Kapıcı da ivedi davranıp onları yerden almış ve içinden, “Şükür Allah’a! Bu yaşlı dilenci kadın gizli hazinelerin emrinde bulunduğu erenler içinden bir eren! Ona benim ücretini alamamış, en zorunlu ihtiyaçlarını bile gideremeyecek fakir bir kapıcı olduğum malum oldu ve duasının bereketiyle havadan bu üç dinar yağdı!” demiş. Sonra dinarları yaşlı kadına uzatıp ona, “Hala, belki de ibriğinden düşmüş olan şu üç dinarı al!” demiş. Kadın, “Paranı al da yanımdan uzaklaş! Ben bu dünyanın işleriyle uğraşanlardan değilim! Hayır, asla! Bu parayı kendin için saklayabilir, emirin vereceği maaşın yerine bunları kullanarak biraz ferahlayabilirsin!” diyerek yanıt vermiş. Bunu duyan kapıcı ellerini havaya kaldırmış ve “Yardımlarından dolayı Tanrı ‘ya övgüler olsun! Tanrı esinlenmesinin bir tecellisi bu!” diye haykırmış.
     Bu sırada hizmetçi kız, zaten yaşlı kadına yaklaşmış bulunuyormuş; onun elini öptükten sonra, kendisini çabucak genç hanımının yanına götürmüş. Yaşlı kadın genç hanımın yanına gelince, güzelliğinden şaşkınlığa uğramış; çünkü genç kadın, tılsımlı bir yüzüğün açıp ortaya çıkardığı bir hazine kadar ışık saçıyormuş…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiği.ni görerek yavaşça susmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz