Robinsonlar Okulu-7 (Jules Verne)

R

YEDİNCİ BÖLÜM
       Gecenin sessizliği korkunçtu. Etrafta hiçbir ışık görülmüyor, hiçbir ses duyulmuyordu. Godfrey, kayaların üzerine oturmuş durumda, bu ani felaketten kurtulan tek insan olduğunu düşünüyor ve başı ellerinin arasında sabahın gelmesini bekliyordu.
       Sonunda güneş yavaş yavaş doğdu ve ilk ışıklarıyla birlikte ortalığı kaplayan koyu sis de dağılmaya ve gecenin keskin soğuğu çekilmeye başladı.
       Fırtına dinmişti. Ufuk çizgisine kadar uzanan deniz yüzeyinde hiçbir hareketlilik göze çarpmıyordu. Sadece geride, yaklaşık bir mil uzaklıkta, kumluk bir sahilin sarı şeridi net olarak görülebiliyordu.
       Kurtulma ümidinin doğması, zavallı kazazedeyi az da olsa cesaretlendirmişti. Sahil yönünde uzanan ufak kaya çıkıntıları, güven içinde karaya ulaşmasına yardımcı olacaktı.
       Godfrey atlıyor, sıçrıyor, birer birer kayaları geçiyor, bazen derin ve seyrek yerlerde yüzmek zorunda kalıyordu. Dinlenmek niyetiyle kayalara tutunurken elleri parçalanıyor, elbisesi yırtılıyordu. Cankurtaran yeleğini, ağırlık yaptığı ve hareketlerini zorlaştırdığı gerekçesiyle çıkarıp atmıştı.
       En sonunda karaya ayakbastı. Yorgunluk, şaşkınlık ve üzüntü, genç adamı bayağı sarsmıştı. Oturduğu yerde dayanamayıp;
       “Allah’ım! Hiç akla hayale gelmedik bu kazadan tek ben mi kurtuldum? Benden başkası yok mu? Hepsi mi öldüler? Ya dostum Tartelet… Ona ne oldu acaba?” diyerek ağlamaya başladı.
       Bir taraftan kendini suçluyor, dünyayı dolaşma fikrinin doğduğu ilk ana lanet ediyordu. Böyle bir hevese kapılmamış olması durumunda bu kadar insanın sağ kalacağını, kendisinin de sevdiklerinden ayrılmamış olacağını düşünüyor, sonra yeniden ağlamaya başlıyordu.
       Sonra kendini topladı ve çevreyi dolaşmaya başladı. Bu dolaşma sırasında, belki gemiden artakalmış birkaç enkaz parçasına rastlayabilir ya da kıyıya vurmuş insan cesetleriyle karşılaşırsa, onlara karşı son görevini yapabilirdi.
       Kendi kendine;
       “Yürüyelim ve gözümüzü dört açalım” diye söylendi.
       Çevresindeki canlılar, sadece bol miktarda martı ve bazı deniz kuşlarıydı. Hiç durmaksızın çığlık atıyorlar ve bu ıssız sahillerin gerçek ev sahipleri olarak, yabancı birinin buralarda dolaşmasından hoşlanmadıklarını belli edercesine bağırıyorlar, havada sürekli daireler çiziyorlardı.
       Bir ara Godfrey’in gözüne gayet iri bir hayvan kadavrasına benzeyen bir cisim takıldı. Bu acayip cismin, kısa bir süre önce oraya geldiği belli oluyor, serin deniz sularıyla buluşan sıcak sahil kumlarının üzerinde sessizce yatıyordu. İlk bakışta onu tanımamak mümkün değildi. İleriye doğru birkaç adım atan genç adam, önce tereddüt etti, sonra korku ve merakla karışık bir duyguyla onun yanına kadar geldi, üzerine eğildi. Sonra da var gücüyle;
       “Tartelet!” diye bağırdı.
       Gerçekten, sahilde yatan o yabancı cisim, Tartelet’den başkası değildi. Normalden çok fazla şişirilmiş cankurtaran yeleği, ona değişik bir görünüm veriyor, yeryüzünden silinmiş tarih öncesi yaratıklarını andırıyordu.
       Hemen kollarından tutup yüzüstü çevirdi. Güçlü bir masaj, dans ve zarafet hocasını kısa zamanda kendine getirdi. Tartelet, biraz zorlansa da, sonunda ayağa kalkabildi.
       Her iki kazazede, sevinç ve mutluluk haykırışları içinde birbirlerine sarılmanın ardından, hemen konuşmaya başladılar. İlk olarak söz alan Tartelet oldu:
       “Sonunda bir limana vardık!”
       Godfrey şaşkınlık içinde;
       “Limana vardık mı dedin?” diye sordu.
       “Evet Godfrey! Fakat açlıktan ölüyorum. Yolumuzun üzerine çıkacak ilk lokantada karnımı şöyle güzelce doyurmak istiyorum. Ancak, bir problem var…”
       “Nedir o Tartelet?”
       “Yanımda hiç para yok Godfrey! En yakın postaneden dayınıza bir telgraf çekip, bize biraz para göndermesini istemeliyiz.
       Zavallı adamın, -bu şekilde konuşmakla- içine düştükleri durumun henüz farkında olmadığı anlaşılıyordu.
       Godfrey çaresiz onu yanıtladı:
       “Nasıl istersen Tartelet! Merak etme, ilk postaneden çekeriz.”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz