Robinsonlar Okulu-9 (Jules Verne)

R

DOKUZUNCU BÖLÜM
       Her ikisi de, beş on dakika kadar kendi düşünceleriyle baş başa kaldılar. Sonra birden, yirmi saattir bir şey yemedikleri akıllarına geldi. Açlık önemli bir sorundu ve bu sorunu halletmeleri gerekiyordu.
       Ne yiyebilecekleri hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Açlık duygusu, giderek ağırlığını hissettiriyor, Tartelet’in deyimiyle; Birleşik Devletler bandosu, midesinde resmigeçit yapıyordu.
       Adada yedikleri ilk yemeğin, aslında pek iç açıcı olduğu söylenemezdi. Garnitür yönü ağır basan bir yemekti. Sahil kayalıkları üzerinde yuvalanan martı ve diğer deniz kuşlarının yumurtalarından birkaç tanesinin çiğ olarak yutulması, bu gereksinimlerini geçici olarak karşılamıştı.
       Kuşlar, adalarına gelip huzurlarını kaçıran bu iki yumurta hırsızını yuvalarından uzak tutmak için bayağı mücadele vermişler; hatta ufak bir-iki saldırıda bulunmuşlardı. Tartelet, bu saldırılardan ucuz kurtulduğu için uzun uzun şükretmişti.
       Her iki kazazede, bulundukları yerde uzun süre barınamayacaklarının da farkındaydılar. Rüzgâr, sahil kesiminde genellikle kuvvetli esiyordu. Bir süre sonra denizin yükselmesi nedeniyle sular altında kalacak olan bu kumsalı, bir an evvel terk etmek gerekiyordu. Kendilerine geceyi geçirebilecekleri uygun ve güvenli bir yer bulmak amacıyla yola çıktılar.
       Sahile paralel yürüyorlar, zaman zaman deniz seviyesinden yüksekte bulanan ufak tepelere tırmanmak zorunda kalıyorlardı.
       İşte bu tepeciklerden birinde, gayet hoş bir sürprizle karşılaştılar. Geri plandaki kısa otların arasında dolaşan bir düzine tavuk ve iki üç horoz görünüyor, biraz ötede ise sakin sakin otlamakta olan beş altı koyun ve bir o kadar da keçiyi seçmek mümkün oluyordu. Tavan ve domuzlar, onlardan az daha uzaktalardı.
       Godfrey tam bir şaşkınlık içindeydi. Bu nasıl olurdu? Kazadan kurtulan bütün bu hayvanlar kendi içgüdüleriyle mi adaya çıkmışlardı? Evcil olmaları dolayısıyla sakin sakin otluyorlar, hatta arada bir Tartelet’in dansla karışık sevinç gösterilerine iştirak edercesine sağa sola sıçrıyorlar, atlıyorlardı.
       Bu beklenmedik gelişme çok iyi olmuştu. Böylelikle taze et ihtiyaçlarını karşılayabileceklerdi. Fakat ateş olmadığı için bunu nasıl başarabileceklerine dair henüz bir fikirleri yoktu. Bu duruma en çok, uzun bir süre daha yumurta yemek zorunluluğunda olan Tartelet üzüldü. Taze et ziyafeti, demek ki bir süre daha bekleyecekti.
       Hava kararmak üzereydi. Konuyu ertesi gün düşünmek üzere, yorgunluktan bitkin bir halde küçük bir ağacın altına uzandılar ve az sonra derin bir uykuya dalmakta gecikmediler.
       Sabahleyin güneşin ilk ışıkları ortalığı aydınlatmaya başladığında, peş peşe duydukları horoz sesleriyle uyandılar.
       Tartelet, kendini San-Francisco’daki malikânesinde sandığından olacak; “Sabah kahvaltısı için şöyle güzel kızarmış bir omlete hayır demem!” şeklinde bir sipariş verdi.
       Ateş sorunu halledilmiş olsa, zavallı adamın bu masum isteğinin karşılanması elbette mümkün olabilecekti. Gerçi tavaları yoktu, ama sahil boyunca yürüdükleri sırada ayaklarına takılan büyük deniz kabuklarını tava niyetine her zaman kullanabilirlerdi.
       Godfrey, Amerikan Kızılderililerinin uyguladıkları yöntem uyarınca, iki odun parçasının birbirine hızla sürtülmesi suretiyle ateş yakılması görevini arkadaşına verdi. Dans hocasının zarif parmakları, bakalım bu işi becerebilecek miydi?
       Tartelet, hayalini süsleyen ve ağzını sulandıran omletin hatırına, bu görevi severek kabul etti ve hemen işe koyuldu.
       Godfrey’in niyeti ise, dün gördüğü büyük ağaçlığa doğru gitmek ve daha uygun bir barınak yeri bulmaktı. Bunun için ufak bir keşfe çıkmak fena olmayacaktı. Ayrıca, acil olarak temiz su ihtiyaçlarının da karşılanması gerekiyordu. Uzaktan gördüğü dere, onların bu gereksinimlerini fazlasıyla karşılayabilecek durumdaydı.
       Genç adam, yürüyüşü sırasında kimi zaman yüksek otların arasına dalıyor, kimi zaman da türlerine pek aşina olmadığı küçük ağaçların altından geçiyordu. Çevrede bol miktarda uçuşan yaban güvercinlerinin dışında hiçbir canlı yaratık görünmüyordu.
       Mesafenin yakınmış hissi vermesine rağmen, bu yolculuk onun tam dört saatini aldı ve sonunda yüksek ağaçların bulunduğu alana geldi. Bu ağaçlar, en güzel örneklerine Amerika’nın Kaliforniya ve Nevada topraklarında rastlanılan “sequia”(10) türü ağaçlardı.
       Godfrey, böylesine görkemli bir manzara karşısında hayranlık duymaktan kendini alamadı. Kısa bir dolaşmanın sonunda “işte bizim için tabiat ananın yarattığı güzel bir barınak” dediği, gayet iri bir sequia ağacının önünde durdu.
       Gerçekten, gövdesinin çürümesinden dolayı içinin boş olduğu ilk bakışta anlaşılan bir sequia, tam karşısında duruyordu.
       Sequia ağacının, kapı niyetine kullanılabilecek geniş bir girişi vardı. Kuvvetli kökleri, sağlam kabuğu ve üzerinde küçük bir köy halkını barındırabilecek genişlikteki dallarıyla daha asırlarca yaşayacağı şüphesizdi. Bu ağaç, konforlu bir evin yerini tutmasa da, şimdilik onlar için mükemmel bir barınak yerine geçecekti.
       Sequia ormanının etrafı, geniş bir çayırlıktı. Genç adam bu çayırda, Tartelet’in bakım ve korumasına terk etmeyi düşündüğü evcil hayvanların çok rahat bir şekilde yayılabileceklerini tahmin ediyordu.
       Artık sıra, yeni evlerine taşınmaya gelmişti… Dönüş yolunda Godfrey, bu işi nasıl başaracağına dair uzun uzun düşündü…
(Çeviren: D. Yılmaz Tekin)
Alt Bilgi Notları:
(10) Sequia türü ağaçlar, dünyanın en büyük ve en uzun süre yaşayan ağaçlarıdır. Dört bin yaşını geçen bir sequia ağacının boyu yüz elli metreyi bulmaktadır ki, bu da 40 katlı bir binanın yüksekliğine eşittir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz