Ama Dört Yüz Elli Dördüncü Gece Olunca
Ama Dört Yüz Elli Dördüncü Gece Olunca

Ama Dört Yüz Elli Dördüncü Gece Olunca

     Demiş ki:

     “Ve evimde bir lokma bir şey yemek ister miydin?” diye sormuş. O da, “Davet olununca, reddedilemez!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine kız önünden yürümüş; oğlan da belli bir aralıkla sokaklar boyunca onu izlemiş. Oysa, oğlan, onun ardından böylece yol alırken şöyle düşünüyormuş:
     “Ya Ali, bu kente yeni gelmiş bir yabancı olarak çok tedbirsiz davranıyorsun! Uykuya dalmışken, birdenbire eve dönebilecek olan kocanın seni bastırarak başını belaya sokmayacağını kim bilebilir? Senden öç almak için horozunu ve kuluçkalık yumurtalarını kestirmez mi acaba? Zaten bilgeler, ‘Konuk olduğu yabancı bir ülkede zina işleyen kişi Büyük Konuksever tarafından cezalandırılır! ‘ dememiş midir? Dolayısıyla senin, kızdan, birkaç ince sözcükle özür dileyerek uzaklaşman daha doğru olacaktır!”
     Sapa bir yere ulaştıklarında da, bir an durmalarından yararlanarak kıza yaklaşmış ve ona, “Ey genç kız, bak, şu dinarı al, buluşmamızı bir başka güne bırakalım, olmaz mı!” demiş. Kız, “En Yüce Varlık adına! Bugün sen kesinlikle benim konuğum olacaksın! Çünkü hiçbir zaman bugünkü kadar çeşitli çabalar ve zorlu oyunlar için kendimi uygun görmemiştim!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine, oğlan onu izlemiş ve onunla birlikte kapısı güçlü ağaç kilitlerle kapatılmış büyük bir evin önünde durmuşlar. Ve genç kız cebinde anahtar ararmış gibi bir hareket yapmış; sonra, umutsuzca, “Anahtarımı yitirmişim işte! Şimdi acaba kapıyı nasıl açmalı?” diye haykırmış. Sonra onu işe koşma fikri aklına gelmişçesine, “Şunu sen açsana!” demiş. Oğlan, “Anahtarı olmayan bir kilidi nasıl açarım? Doğrusu zorlayarak açmayı da pek istemem!” demiş. Yanıt olarak, kız ona yarı saydam peçesinin içinden iki iri gözle öylesine bakmış ki, oğlanın en derindeki tüm kilitlerini açıvermiş; sonra da, “Senin dokunman yeter, göreceksin ki hemen açılacaktır!” demiş.
     Cıva Ali, elini tahta kilit üzerine koymuş. Zeynep de çabucak Musa’nın anasının adını fısıldamış! Ve birdenbire kilit açılmış ve kapı aralanmış. İkisi birlikte içeri girmişler, kız onu güzel silahlarla ve değerli halılarla kaplı bir odaya götürmüş ve orada oturtmuş. Fazla gecikmeden sofrayı sermiş ve onun yanına oturmuş ve onunla birlikte yemek yemeye başlamış ve oğlanın dudakları arasına lokmaları kendi eliyle uzatmış; kendisine dokunmasına izin vermeksizin ya da kaçamak bir öpücük, bir ısırık ya da bir çimdiriğe izin vermeksizin onunla eğlenmeye ve içmeye koyulmuş; kızı öpmek için oğlan her uzanışında kız elini genç adamın dudağı ile kendi yanağı arasına koyuyor, öpücük böylece ancak ele dokunuyormuş. Ve onun gittikçe sıklaşan isteklerine karşı, kız, “Doyuma, tamamıyla ancak geceleyin ulaşılır!” diyormuş.
     Yemek bu şekilde tamamlanmış; kalkıp el yıkamışlar ve avluya çıkıp kuyunun yanına oturmuşlar. Zeynep yıkanmak için ipi ve makarayı kendisi kullanmak, kovayı kuyunun dibinden kendisi çekmek istemiş; ama birdenbire bir feryat koparmış ve kuyunun bilezik taşı üzerine eğilmiş; büyük bir umutsuzluk içinde göğsünü döv­meye ve kollarını çırpmaya başlamış; Cıva da ona, “Neyin var senin, gözümün nuru?” diye sormuş. Kız da, “Parmağıma çok büyük gelen yakut yüzüğüm kaydı ve kuyunun dibine düştü. Kocam onu daha dün beş yüz dinara satın almıştı. Ben de onu çok büyük bularak balmumuyla daraltmıştım! Ama hiç işe yaramadı, bak işte kuyuya düştü!” diye yanıt vermiş.
     Sonra “Şimdi hemen soyunacak ve yüzüğü aramak için pek derin olmayan kuyuya ineceğim! Başını duvardan yana çevir de soyunabileyim!” diye eklemiş. Ama Cıva, “Hanımım, ben burada iken senin kuyuya inmen bana utanç verir! Kuyunun dibine inip yüzüğünü ben arayacağım!” diye yanıt vermiş. Ve hemen baştan aşağı soyunarak, hurma lifinden yapılmış ipe iki eliyle asılarak ve kendini dengeleyerek, kovanın içinde, kuyunun dibine inmiş. Suya ulaşınca ipi bırakmış ve yüzüğü aramak üzere suyun içine dalmış; karanlıkta soğuk ve kara renkli su, omuzlarına kadar geliyormuş. Aynı anda Fettan Zeynep, kovayı çabucak yukarı çekerek Cıva’ya, “Şimdi dostun Güve Ahmet’i yardımına çağırabilirsin!” diye haykırmış. Ve ardından kapıyı bile kapatmaksızın, Cıva’nın giysilerini birlikte alarak hemen evden çıkmış, anasının yanına dönmüş.
     Oysa, Zeynep’in Cıva’yı sürüklediği ev, o sırada işleri dolayısıyla Bağdat’ta bulunmayan Divan’da görevli bir emire aitmiş. Tam da o sırada emir, evine dönmüş ve evin kapısını açık görünce, içeri bir hırsızın girmiş olduğu kanısına kapılmış ve seyisini çağırarak evin her yanında araştırmalar yapmaya başlamış; ama hiçbir şeyin alınıp götürülmediğini ve hırsızdan da hiçbir iz bulunmadığını görerek rahatlamakta gecikmemiş. Sonra da abdest almak istediğinden seyisine, ” İbriği al ve bana kuyudan taze su çek!” demiş. Seyis de kuyuya gidip kovayı aşağı sarkıtmış ve yeterince dolduğunu düşünerek çekmek istemiş; ama onu şaşılacak kadar ağır bulmuş. O zaman kuyunun dibine bakmış ve ifrit yerine koyduğu, belirgin olmayan bir şekil görmüş!
     Bunu görünce kovayı bırakıp, şaşkın, “Ya Seydi, kuyuda bir ifrit var! Kovanın üzerine oturmuş!” diye haykırarak koşmaya başlamış. O zaman emir kendince, “Nasıl bir şey bu?” diye sormuş; o da “Koskocaman ve siyah! Bir domuz gibi de homurdanıyor!” demiş. Emir de, “Koş hemen dört Kuran okuyucu bilgin ara, gelip bu ifrit üzerine okusunlar ve onu kuyudan çıkartsınlar!… 

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir