Ama Dört Yüz Elli Üçüncü Gece Olunca
Ama Dört Yüz Elli Üçüncü Gece Olunca

Ama Dört Yüz Elli Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki:

     Cıva Ali’ye gelince, dostunun evinde üç gün kapalı kalma sabrını göstermiş. Ama dördüncü gün, yüreğinin sıkıştığını ve bağrının daraldığını duyumsamış ve Güve Ahmet’e, kendisi için onu ünlü kılacak ve Halife’nin lütuflarını kazanacak işler yapmanın zamanı gelip gelmediğini sormuş. Ahmet de, “Her şeyin zamanı vardır, oğlum! Seninle uğraşma işini tümüyle bana bırak ve bir şeyler yapmana bile gerek kalmadan Halife’nin senin varlığından haberli kılınmasını sağlamamı bekle!” diyerek yanıt vermiş.
     Ama Güve Ahmet o gün dışarı çıkar çıkmaz, Cıva Ali de artık orada kalamamış ve kendi kendine, “Çıkıp sadece biraz hava soluyarak göğsüme ferahlık sağlamak istiyorum!” demiş ve evi terk etmiş ve bir yerden bir başka yere dalarak, bazen bir tatlıcının önünde durarak bir parça tatlı ya da bir aşçının önünde durarak bir lokma yemek üzere Bağdat’ın sokaklarını dolaşmaya başlamış.
     Birdenbire kırmızı ipekli giysilerle ve beyaz yün kalpaklarla ve iri kılıçlarla donanmış kırk zenciden oluşmuş bir alayın geçmekte olduğunu görmüş. Bunlar düzenli biçimde, ikişer ikişer yürüyorlarmış ve arkalarında da, zengin koşumlu bir katıra binmiş, çelik zırhlı bir giysiye bürünmüş, şaşaa ve zafer içinde, güvercinlerin sorumlusu Fındıkçı Delile ilerliyormuş. Kadın o sırada Divan’dan çıkmış, hana dönüyormuş. Ama tam Cıva Ali’nin önünden geçerken, onun güzelliğiyle, gençliğiyle, endamının inceliğiyle, zarif görünüşüyle ve özellikle bakışının anlatımından yana düşmanı Güve Ahmet’e çok benzemesiyle etkilenerek şaşırmış kalmış. Ve hemen zencilerinden birine birkaç söz söyleyerek gizlice çarşı tacirlerinden bu güzel, genç delikanlının adını ve durumunu öğrenmesini istemiş; ama kimse onun hakkında bilgi verememiş.
     Delile handaki köşküne gittiği zaman da, kızı Zeynep’i çağırmış ve ona, fala bakılan kum tepsisini getirmesini söylemiş; sonra da, “Kızım, çarşıda genç bir adama rastladım; öyle güzeldi ki, güzellik bile onu gözdelerinden biri seçerdi! Ama, kızım, bakışı tuhaf şekilde düşmanımız Güve Ahmet’inkilere benziyordu! Korkarım ki, çarşıda kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı bu yabancı, bize kötü bir oyun oynamak için gelmiştir! Bundan dolayı onun hakkında kum falına bakacağım!” demiş.
     Bu sözleri söyledikten sonra, fala bakanların âdeti üzere, kumu karıştırmış, tılsımlı sözcükler mırıldanarak kum üzerine İbranice harfler çizmiş; sonra da, bir büyü kitabına bakarak sayılar yazmış ve cebir işaretleri yapmış ve kızına dönerek, ona, “Kızım, bu güzel genç adamın Kahireli Cıva Ali adlı biri olduğu anlaşılıyor! Bizim düşmanımız Güve Ahmet’in dostu ve Bağdat’a sadece bize karşı bazı kötü oyunlar düzenlemek ve kendisini sarhoş ederek ve giysilerini soyarak ona ve kırk adamına karşı oynadığın oyunun öcünü almak için geldiği falda çıktı. Zaten Güve Ahmet’in evinde oturuyor,” demiş. Ama kızı Zeynep, ona, “Anacığım, nedir bu çocuğun durumu yani? Sakalı bitmemiş bir gence neden bu kadar önem veriyorsun?” diye yanıt vermiş. O da, “Kum falı, bana, fazladan, bu çocuğun talihi ile benim ve senin talihlerimizin çatışacağını gösteriyor!” demiş. Kız da, “Görürüz bakalım anacığım!” demiş.
     Bakışlarını sürme çubuğuyla iyice yumuşattıktan sonra kokulu siyah rastıkla kaşlarını birleştirmiş ve en güzel giysilerinden biriyle donandıktan sonra, sözü geçen bu genç adamla rastlaşmak dileğiyle evden çıkmış. Yavaş yavaş Bağdat çarşılarını dolaşmaya başlamış; kalçalarını sallıyor, ince peçesinin altında gözleri fır dönüyormuş ve kalpleri parçalayan bakışlar fırlatarak, kimine gülüp, kimine sessiz vaatlerde bulunup, yeğni davranışlar, kırıtkanlık, cilve, gözlerle yanıt vermeler, kaşlarla soru sormalar, kirpiklerle öldürmeler, bileziklerin ve halhalların musikisiyle uyandırmalar ve yürek yakmalarla sürdürdüğü yürüyüşün sonunda, bir künefe tacirinin camekanı önünde Cıva Ali’yi görmüş ve güzelliğine kendi gözleriyle tanık olmuş.
     O zaman genç adamın yanına yaklaşmış, sanki farkında değilmiş gibi bir omuz darbesi indirerek onu tuzağa düşürmüş ve sanki kendisine çarpmışlar da gücenmiş gibi oğlana “Yaşasın körler, ey keskin görüşlü!” demiş. Bu sözleri duyunca Cıva Ali, kendisini bir baştan öte başa bakışıyla delip geçen güzel genç kızı görerek gülmekle yetinmiş ve “Oh! Ne kadar güzelsin, ey genç kız! Sen kime aitsin?” demiş. Kız, peçe altında gözlerini yan kapayarak “Sana benzeyen tüm yakışıklılara!” diye yanıt vermiş. Cıva Ali de, “Bakire misin, evli mi?” diye sormuş. Kız “Şansın var ki, evliyim!” diye yanıt vermiş. Oğlan, “Öyleyse, bende mi, sende mi buluşacağız?” diye sorunca, kız, “Benim evimde olmasını isterim! Bil ki ben bir tacirle evliyim ve de bir tacir kızıyım. Ve bugün, kocam bir haftadır kentte bulunmadığından ilk kez evden çıkabilmiş bulunuyorum. Ben, o gideli beri eğlenmek istiyor, mutfağımdaki aşçıya çok iştah verici yemekler hazırlamasını söylüyorum. Ama en güzel yemekler bile dost toplulukları olmadan gereğince lezzetli bulunmadığından, senin kadar yakışıklı ve iyi yetişmiş birini yemeğimi paylaşmak ve benimle geceyi birlikte geçirmek üzere aramak için evden çıkmış bulunuyorum!” deyip, “Seni gördüm, aşkın gönlümü sardı! Sen de benim ruhumu şenlendirilmeye layık bulup yüreğimi avutmak ve benim evimde bir lokma bir şey yemek ister miydin?… 

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir