Ama Beş Yüz Yirmi Altıncı Gece Olunca
Ama Beş Yüz Yirmi Altıncı Gece Olunca

Ama Beş Yüz Yirmi Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki:

     “Ve de, ey konuklarım, şimdi o çocuğu size tanıtacağım!” demiş. Ve bunu söyleyerek, sarı yüzlü genç Ebül Hasan, bir an için dışarı çıkıp on dördündeki ay kadar güzel bir oğlan çocuğunu elinden tutarak birlikte getirmiş ve ona, “Konuklarımıza barış dile!” demiş. Çocuk da hoş bir zarafetle isteneni yerine getirmiş.
     Halife ile arkadaşları kimliklerini saklamaya devam ederek, babalarının olağandışı öyküsü kadar çocuğun güzelliğinden, zarifliğinden ve inceliğinden de son derece etkilenmişler. Ve ev sahiplerinden izin isteyerek, görüp işittiklerinden hayranlık duyarak oradan çıkmışlar. Ve ertesi sabah, bu öyküyü düşünmekten bir türlü kendini alamayan Halife Harun Reşit, Mesrur’u çağırmış ve ona, “Ey Mesrur” diye seslenmiş. O da, “Emirleriniz efendim!” deyince, “Gidip Bağdat’ın altın olarak topladığımız tüm yıllık gelirini, Basra’nın ve Horasan’ın tüm gelirini getirip bu salonda topluca ortaya koy!” demiş. Mesrur da, o saatte, Halife’nin önüne, hazine dairesinden getirdiği ülkenin üç büyük kentinin sayısını sadece Tanrı’nın bildiği gelirini yığmış.
     Bunun üzerine Halife, Cafer’e, “Cafer!” demiş. O da, “Buyur, ey Emir-ül-Müminin!” yanıtını vermiş. Halife, “Git bana, çabucak Ebül Ummani’yi bul!” demiş. O da, “İşittim ve itaat ettim!” demiş. Ve hemen gidip onu aramış ve titremeler içindeki genci Halife’nin huzuruna getirmiş; genç adam yeri öpüp saygı gösterisinde bulunduktan sonra, nasıl bir suç işleyebilmiş olduğunu ya da neden huzura çağrıldığını bilmeden gözlerini yere dikerek ayakta beklemiş.
     O zaman Halife kendisine, “Ey Ebül Hasan, dün gece sana konuk olan kişilerin adlarını biliyor musun?” demiş; o da, “Hayır, vallahi, ey Emir-ül-Müminin!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine Halife, Mesrur’a dönmüş ve ona, “Altın yığınını saklayan örtüyü kaldır!” demiş. Ve örtü kaldırılınca, Halife genç adama, “Hiç değilse bana, evet ya da hayır diyerek bu servetin aceleyle sattığın kabuk parçasının seni yoksun bıraktığı miktardan daha çok olup olmadığını söyleyebilir misin?” demiş.
     Ebül Hasan, Halife’nin öyküsünden haberli oluşuna şaşarak ve gözlerini alabildiğine açarak, “Vallahi, sultanım, bu servet ondan çok daha fazladır!” diye mırıldanmış. Halife de ona, “Öyleyse bil ki, dün akşamki konukların Beni Abbas’ların beşincisi ile vezirleri ve yoldaşları idi ve topluca gördüğün bu altınlar, benim tarafımdan armağan olarak, tılsımlı kabuk parçasının satışı dolayısıyla uğradığın zararı karşılamak için sana verilmiştir!” demiş.
     Bu sözleri işitince, Ebül Hasan öylesine heyecan duymuş ki, yeni bir değişim içini sarsmış ve yüzünden sarı renk kaybolarak o anda yerini kızıl kan doldurmuş ve kendisine geceleyin dolunay durumundaki ay gibi parlayan ak ve pembe tenini kazandırmış. Halife de bir ayna getirterek onu Ebül Hasan’ın yüzüne tutturmuş. Ebül Hasan da Kurtarıcı’ya şükürde bulunmak üzere dizleri üstüne düşmüş. Ve Halife, toparlanan tüm altını Ebül Hasan’ın evine taşıttırarak onu en yakın dostlarıyla yaptığı toplantılara katılmaya çağırmış ve “Tanrı’dan başka Tanrı yoktur! Değişim üstüne değişim sağlayan, ama kendisi tek değişmez varlık olarak kalana hamt olsun!” diye haykırmış.

     Ve ey bahtı güzel şah, işte Sarı Yüzlü Genç Adam’ın öyküsü böyledir. Ama kesinlikle GÜLNAR İLE GÜLEN AY’IN ÖYKÜSÜ ile karşılaştırılamaz,'” demiş. Şah Şehriyar da, “Ey Şehrazat, sözünden hiç kuşku duymam. Öyleyse bana hemen Gülnar ile Gülen Ay’ın öyküsünü anlat, çünkü bu öyküyü bilmiyorum!” diye haykırmış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir