Ama Beş Yüz Yirmi Yedinci Gece Olunca
Ama Beş Yüz Yirmi Yedinci Gece Olunca

Ama Beş Yüz Yirmi Yedinci Gece Olunca

     Demiş ki:

     Kutsanmış kalçalarına gelince, gerçekten öylesine gösterişliymiş ki, tacirin kendisi bile onları örtmeye yetecek kadar büyük bir örtü bulamamış imiş.
     Bütün bunlardan şah, hayranlığın sınırında hayranlık duymuş ve tacire, “Ey şeyh, bu esireyi kaça satıyorsun?” diye sormuş. O da, “Sultanım, onu ilk efendisinden iki bin dinara satın almıştım; ama o zamandan beri, buraya gelinceye kadar onunla birlikte üç yıl yolculuk ettim ve böylece onun uğruna üç bin dinar daha harcadım; ama ben onu, buraya satmayı önermek için değil, benden size bir armağan olsun diye sunmak için getirdim!” diye yanıt vermiş. Şah tacirin konuşmasından öyle etkilenmiş ki, onu harika bir onur giysisiyle donatmış ve kendisine on bin altın dinar verdirmiş. Tacir de şahın elini öpmüş ve ona iyiliğinden ve eli açıklığından dolayı teşekkür etmiş.
     Bunu izleyerek şah sarayındaki kahyalara ve kadınlara, ” Onu hamama götürün ve yıkayın; sonra da üzerinden yolculuğun izlerini yok edin; Hint sümbülü yağı ve diğer kokuları kullanmayı eksik etmeyin ve oturacak yer olarak ona, denize bakan bir köşk vermeyi ihmal etmeyin!” demiş.
     Şahın buyrukları o saat ve o an yerine getirilmiş. Şahın saltanat sürdüğü başkent, gerçekten deniz kenarında kurulu imiş: adı da Beyaz Kent imiş. Ve böylece saray kadınları, banyodan sonra, yabancı genç kızı denize bakan bir köşke götürmüşler. Ve bu anı beklemekte olan şah da, onun yanına sokulmuş. Ama kızın, onuruna ayağa kalkmadığını ve sanki kendisi orada değilmişçesine aldırmaz davrandığını görünce pek şaşırmış. Ve içinden, “Herhalde bu kız töreleri bilmeyen kişilerce yetiştirilmiş!” diye düşünmüş ve ona daha dikkatlice baktıktan sonra, ay gibi yuvarlak ya da berrak bir semada yükselen güneşe benzeyen yüzünün güzelliğinden o denli etkilenmiş ki, artık onun nezaket noksanlığını düşünmemiş. Ve “Kullarının gözleri için güzelliği yaratan Tanrı’ya şükürler olsun!” demiş.
     Genç kızın yanına oturmuş ve onu incitmeden bağrına basmış. Sonra onu dizlerine oturtmuş ve dudaklarından öpmüş ve baldan tatlı bulduğu tükürüğünün zevkine varmış. Ama kız, hiçbir sözcük söylememiş ve ne karşı koymayı ne de kendini ona vermede istekli görünmeyi düşünmeksizin istediğini yapmasına ses çıkarmamış. Şah da, odada şahane bir şölen hazırlatmış ve kıza yiyecek şeyler vermeye ve lokmaları ağzına taşımaya başlamış. Ve o arada, ona, tatlı tatlı sorular sorarak adını ve ülkesini öğrenmeye çalışmış. Ama o, tek bir söz söylemeden sessiz kalmış.
     Kızı çok güzel bulduğundan ona karşı öfkelenmeyi düşünmeyen şaha bakmak için başını da kaldırmamış; şah da, “Belki de dilsizdir! Ama Tanrı’nın bunca güzel yarattığı birinden sözü esirgemesi mümkün değil! Yaradan’ın parmaklarına yaraşmayan bir eksiklik olurdu bu!” diye düşünmüş.
     Sonra elini yıkamak için su döksünler diye hizmetkarları çağırmış ve ona leğen ve ibriği getirmeleri anından yararlanarak onlara alçak bir sesle, “Ona özen gösterirken hiç konuştuğunu işittiniz mi?” diye sormuş. Onlar da, “Şahımıza söyleyebileceğimiz, onun yanında hizmetini görmek üzere bulunurken, onu yıkarken, kokular sürerken, saçını tarar ve giydirirken, bize ‘Bu iyi! Bu iyi değil!’ gibilerden bir şey söylemek için dudaklarının kıpırdattığını asla görmediğimizdir! Ve bunun, bizi küçük gördüğünden mi, yoksa dilimizi bilmediğinden ya da dilsizliğinden mi olduğunu bilemedik; ama onun ağzından tek bir teşekkür ya da kusur bulma sözcüğü çıkartmada başarı sağlayamadık!” diye yanıt vermişler.
     Esirelerin ve kahya kadınların bu sözleri üzerine şah, şaşırmanın sınırına ulaşmış ve bu dilsizliğin içsel bir üzüntüden doğabileceğini düşünerek onu eğlendirmeye çalışmış. Bu maksatla onunla eğlenip oynasınlar diye tüm saray kadınlarını ve tüm gözdelerini çağırtmış; diğerleri şarkı söyler veya raks ederler ya da ikisini birden yaparlarken çalgı çalmayı bilen sazendeler, bu sazları çalıp onu oyalamaya çalışmışlar.
     Kollarını kavuşturarak ve başını eğerek hareketsiz kalan, konuşmadan ve gülmeden oturan genç kız dışında herkes alabildiğine eğlenmiş. Şah bunu görünce, göğsünün daraldığını hissetmiş ve kadınlara çekilmelerini buyurmuş. Ve genç kızla yalnız kalmış. Orada, yeniden ondan bir yanıt ya da ağzından bir söz almaya boşu boşuna uğraştıktan sonra, yanına yaklaşmış ve yavaş yavaş onu soymaya başlamış…

     Ama anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir