Ama Beş Yüz Yirmi Dokuzuncu Gece Olunca
Ama Beş Yüz Yirmi Dokuzuncu Gece Olunca

Ama Beş Yüz Yirmi Dokuzuncu Gece Olunca

     Demiş ki:

     Ve birdenbire genç kadın başını kaldırmış ve gülerek şöyle konuşmuş: “Ey yüce şah, efendimiz! Ey yiğit aslan! Bil ki, Allah dualarına yanıt verdi; zira senden hamileyim! Ve doğurma zamanım yakındır! Ama karnımda taşıdığım çocuğun küçük bir oğlan mı, yoksa minik bir kız mı olduğunu bilmem! Bir de, şunu bil ki, senden hamile kalmasaydım, ne sana hitap eder ne de tüm ömrümce sana tek bir söz söylerdim!”
     Bu beklenmedik sözleri işitince, şah, öylesine bir sevince kapılmış ki, ilkin söyleyecek tek bir söz bulamamış ve hiçbir şey yapamamış; sonra yüzü aydınlanmış ve hali değişmiş; göğsü ferahlamış, neşesinin patlayışı içinde ayağının yerden kesildiğini duyumsamış. Genç kadının elini, sonra da başını ve alnını öpmüş ve “Tanrı’ya şükürler olsun ki, dilediğim iki lütfu bana bağışladı: Senin konuştuğunu görmemi ve bana hamileliğini bildirmiş olmanı! Elhamdülillah! Tanrı’ya övgüler olsun!” diye haykırmış.
     Sonra şah kalkıp bir an için izin alarak onun yanından ayrılmış ve gidip hükümdarlık koltuğuna büyük bir debdebeyle oturmuş ve gönül ferahlığının ve sevincin sınırına ulaşmış. Ve vezirine, tüm halkına sevincinin nedenini bildirmesini ve yoksullara, dullara ve genellikle ihtiyaç içindeki herkese, Yüceler Yücesi Tanrı’ya bir şükran nişanesi olmak üzere yüz bin dinar dağıtılmasını buyurmuş. Vezir de hemen aldığı buyruğu yerine getirmiş.
     Bunu izleyerek şah güzel esireyi yeniden görmeye gelmiş: yanına oturarak onu bağrına başmış ve öpmüş ve de ona, “Hanımım, hayatımın ve ruhumun sultanı, şimdi acaba bana ve hepimize karşı, gece gündüz, o sarsılmaz suskunluğu bizim yanımıza geldikten sonra bir yıl geçtiği halde neden sürdürdüğünü ve bana sadece bugün seslenmeye karar verdiğini anlatır mısın?” diye sormuş. Genç kadın, “Kendimi burada, anamdan, babamdan ve doğduğum ülkemden sonsuza dek ayrılmış, gönlü kırık zavallı bir yabancı, esirlik durumuna indirgenmiş biri olarak bulup da nasıl suskunluğa düşmem?” diye yanıt vermiş. Şah da, “Senin acılarını hissediyor ve onları anlıyorum! Ama bu sarayın sahibi ve sultanı olarak buradaki her şey senin elinin altında, ben bile şah olarak senin hizmetinde bir köle iken, nasıl olur da zavallı bir yabancı olduğunu söylersin! Gerçekte, bunlar, yerine oturmayan sözlerdir! Ve eğer anan babandan ayrıldığın için dertli isen onları buldurup burada seninle buluşturmam için niye bana söylemedin?” karşılığını vermiş.
     Bu sözleri duyan güzel esire, şaha, “Bil ki ey şah, benim adım Gülnar’dır! Bunun benim ülkemin dilindeki anlamı Nar Çiçeği’dir ve ben babamın padişah olduğu denizaltı ülkesinde doğdum. Babam öldüğü zaman, adı Çekirge olan annemden ve Salih olan kardeşimden bazı sorunlardan dolayı şikayetçi oldum ve artık denizaltı ülkesinde, onların yanında yaşamayacağıma ve kıyıya çıkarak karşıma ilk çıkacak hoşuma giden adama kendimi vereceğime yemin ettim. Böylece, bir gece annem ve kardeşim Salih, erkenden uyumuşlarken ve sarayımız sualtının sessizliğine dalmışken; odamdan süzülerek çıktım; su yüzüne çıkarak ay ışığında bir adanın kıyısına uzanmaya gittim. Ve orada, yıldızlardan düşen tatlı serinliğe kapılarak ve karadan esen meltemle okşanarak, kendimi, uykuya kaptırdım. Ve ansızın birilerinin üzerime çullandığını hissederek uyandım. Ve birdenbire beni yakalayıp sırtına vuran bir adamın pençesine düştüğümü anladım. Benim çığırmalarıma karşın, bu adam beni alıp evine götürdü. Orada sırtüstü yatırarak zorla bana sahip olmak istedi. Bense, bu adamın çirkin ve pis kokulu olduğunu görerek asla kendimi ona vermek istemedim ve tüm gücümü toplayarak onun ayaklarıma yuvarlanmasını sağlayan şiddetli bir yumrukla yüzüne vurdum; sonra da üzerine atıldım ve öylesine patakladım ki, artık beni evinde tutmak istemedi ve çabucak çarşıya götürdü. Ve beni tellala verip açık arttırmaya çıkardı ve beni ey şah, sana getiren tacire sattı. Tacir de vicdanlı ve dürüst bir adam olduğundan, beni bunca genç görünce, bekaretimi gidermek istemedi; beni birlikte yolculuğa çıkararak sana getirdi. Ve benim öyküm işte böyledir! Ve buraya girerken kendimi kimseye teslim etmemeye azmettim ve senin tarafından ilk kez şiddet görünce, kendimi köşkün penceresinden denize atıp annemi ve kardeşimi bulmaya karar verdim. Ve gururumdan dolayı bunca zamandır suskunluğa büründüm. Ama yüreğinin beni gerçekten sevdiğini ve benim yüzümden tüm gözdelerini bıraktığını anlayınca, senin kibar davranışlarından etkilenmeye başladım. Ve senden hamile kaldığımı görerek sonunda seni sevdim ve ondan sonra kaçıp kendimi denize atarak ülkeme kavuşma fikrinden vazgeçtim. Ve zaten böyle hamile de kalınca hangi yüz ve hangi yürekle annemin ve kardeşimin yanına dönecektim? Onlar beni bu halde görünce ve bir yeryüzü adamıyla birleştiğimi anlayınca kederlerinden ölür; İran ve Horasan sultanı ve hükümdarların en yücesinin eşi olduğumu söylesem bile bana inanmazlardı! Ve işte sana söylenecek her şey bu kadardır ey Şah Şehriman! Vesselam…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir