Ama Beş Yüz Yirmi Sekizinci Gece Olunca
Ama Beş Yüz Yirmi Sekizinci Gece Olunca

Ama Beş Yüz Yirmi Sekizinci Gece Olunca

     Demiş ki:

     Orada yeniden ondan bir yanıt ya da ağzından bir söz almaya boşu boşuna uğraştıktan sonra, yanına yaklaşmış ve yavaş yavaş onu soymaya başlamış. İlkin onu saran yeğni örtüleri; sonra, birbiri ardından büründüğü çeşitli kumaşlardan renkli yedi giysiyi çıkarmış; en sonra da ince gömleği ve yeşil ipekten püsküllü geniş iç donunu…
     Giysilerden sıyrılan bedeninin saf gümüş beyaz parıltılar saçtığını görmüş. Ona büyük bir aşkla tutulmuş ve eğilerek bekaretini almış. Ve onun dokunulmamış ve delinmemiş bir inci olduğunu anlamış. Bu, onu p ek sevindirmiş ve ona büyük bir şevk vermiş ve “Vallahi! Bunca güzel ve arzu uyandıran bir genç kızın, çeşitli tacirlerin elinden geçtiği halde bakireliğinin giderilmemiş olması şaşılacak şey!” diye düşünmüş.
     Ve şah yeni esiresine öylesine bağlanmış ki, onun uğruna saraydaki bütün kadınları ve gözdelerini bıraktığı gibi, ülkenin işlerini de savsaklamış ve onunla tam bir yıl kendisini bir an bile bırakmaksızın ve onda her gün yeni zevkler bularak kapalı kalmış. Ama bütün bu duruma karşın, onun ağzından bir tek sözcük ya da herhangi bir onaylama çıkmadığı gibi kendisinin ona yaptıkları ile ya da kendi yöresinde olup bitenle ilgilendiğini de görmemiş. Hepsi o kadar!
     Ve de artık bu sessizliği ve dilsizliği neye yoracağını bilmemiş. Ve de artık dilini çözmekten ve onunla konuşmaktan ümidini kesmiş. Günlerden bir gün şah, âdeti gereği, güzel ve duyarsız esiresinin yanında oturmuş ve ona karşı duyduğu aşkı her zamankinden daha şiddetle içinde yaşatırken, ona, “Ey ruhların arzusu, ey yüreğimin özü ve gözlerimin nuru, senin için duyduğum aşkı anlamıyor musun? Senin güzelliğin uğruna gözdelerimi, cariyelerimi ve ülkemin işlerini terk ettiğimi bilmiyor musun? Bunu zevkle yaptım, pişman da değilim! Sen benim tek kısmetim, tek ağız tadımsın ve de bu dünyadaki tüm varlığımsın! Ve işte bir yıl var ki, senin bu suskunluğunun ve duyarsızlığının nedenini asla bilemeden sabrımı sürdürüp duruyorum! Eğer gerçekten dilsizsen, bunu bana hiç değilse işaretle anlat ki, seni ömrümce işitemeyeceğimi bilerek bütün ümidimi terk edeyim, sevgilim! Değilsen, Tanrı yüreğini yumuşatsın ve hayrını göstererek layık olmadığım bu suskunluğa bir son vermen için sana esin sağlasın! Eğer böylesine bir teselli benden her zaman esirgenecekse, hiç değilse Tanrı seni benden hamile bıraksın, bana babamdan ve atalarımdan kalan tahta geçecek değerli bir oğlan versin! Yazık ki tek başıma ve ardıl bırakmadan yaşlanıp gidiyorum, pek yakında yılların ve dertlerin verdiği kırgınlıkla, genç döl yataklarını dölleme ümidim de kalmayacak! Yazık, ne yazık! Sen eğer benim için en küçük bir acıma ve sevecenlik duygusuna sahipsen, bana hiç değilse, hamile misin, değil misin, Allah rızası için, onu söyle! Sana yalvarıyorum, ondan sonra ölsem de gam yemem!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, gözleri her zaman yere eğik, elleri dizlerinde, kımıldamadan şahı dinleyen güzel esire, saraya gelişinden beri ilk kez hafif bir tebessümle gülmüş. Fazla bir şey olmaksızın, sadece o kadar! Bunu gören şah, öylesine bir heyecana kapılmış ki, sarayın karanlıklar ortasında bir şimşekle ışığa boğulduğunu sanmış. Ve ruhunda kımıldamalar olmuş ve böylesi bir işaretten sonra, artık onun konuşmaya razı olacağından kuşkulanmaksızın coşkuya kapılmış ve kendini genç kadının ayaklarına atmış ve bu anı, kollarını havaya kaldırarak, ağzı yarı açık dua durumunda beklemiş. Ve birdenbire genç kadın başını kaldırmış ve gülerek şöyle konuşmuş: “Ey yüce şah, efendimiz! Ey yiğit aslan! Bil ki…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir