Ama Beş Yüz Otuz Üçüncü Gece Olunca
Ama Beş Yüz Otuz Üçüncü Gece Olunca

Ama Beş Yüz Otuz Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki;

     …Sultan Gülnar, kocasının, annesinin ve yeğenlerinin onayıyla oğluna Gülen Ay adını koymuş. Bunun üzerine Gülnar’ın kardeşi ve Gülen Ay’ın dayısı Şehzade Salih bebeği kollarına almış ve onu, odada kollarında gezdirerek; elleri üzerinde havaya kaldırarak binlerce tarzda öpmeye ve okşamaya koyulmuş ve birdenbire sıçrayarak sarayın üst katından denize dalarak bebekle birlikte gözden kaybolmuş. Bunu gören Şah Şehriman heyecan ve kederle dolu, umutsuzluk çığlıkları atmaya başlamış ve başına öylesine şiddetli yumruklar indirmeye koyulmuş ki, neredeyse ölecekmiş. Ama Sultan Gülnar durumdan korkmuş ya da çok üzülmüş olmaktan uzak, güvenli bir sesle, şaha, “Ey zamanın şahı, bu kadar küçük bir şey için umutsuzluğa kapılma ve oğlun hakkında hiçbir korku duyma! Çünkü ben hiç kuşkusuz bu çocuğu senden daha fazla sevdiğim halde, onun en küçük bir rahatsızlığa uğraması ya da soğuk alması veya sadece ıslanması halinde yapılması gerekeni derhal yapacak olan kardeşimle bulunduğunu bildiğimden içim rahat. Çocuğun kanının yarısının seninkinden olmasına karşın, denizde herhangi bir tehlikeye uğramayacağına güven duy! Benden gelen kanının öbür yarısının özelliğiyle. hiçbir belaya uğramadan tıpkı buradaki gibi suda da yaşayacaktır. Bundan dolayı kaygılanma ve de kardeşimin en kısa sürede sağlıklı durumdaki çocukla birlikte geri gelmekte gecikmeyeceğinden emin ol!” demiş.
     Çekirge Sultan ile çocuğun genç teyzeleri de eşinin söylediklerini şaha tekrarlamışlar. Ama şah, denizin yeniden kabardığını ve kıpırdadığını ve bağrı yarılarak küçük çocuğu kollarında yukarı kaldırarak taşıyan Şehzade Salih’in ortaya çıktığını ve bir sıçrayışta daha önce ayrıldığı pencereye ulaştığını görünceye kadar bir türlü yatışmamış; çocuk öylesine huzurlu bir haldeymiş ki, sanki annesinin bağrındaymışçasına ayın on dördü gibi gülümsüyormuş. Bunu gören şah, tamamıyla sakinleşmiş ve hayran kalmış; Şehzade Salih de ona, “Kuşkusuz, ey şah, benim sıçrayıp çocukla birlikte denize daldığımı görünce büyük bir korkuya kapılmışsındır!” demiş. Şah da, “Kuşkusuz! Ey amcamın oğlu, gerçekten çok korkmuştum. Hatta onu bir kez daha sağ salim göreceğimden ümidimi kesmiştim!” diye yanıt vermiş, Şehzade Salih de, “Bundan böyle onu merak etme, çünkü artık her zaman için suyun tehlikelerine, boğulmaya, su yutmaya, ıslanmaya ve başka benzer şeylere karşı korunmuş durumdadır ve tüm yaşamı boyunca denize dalabilir ve keyfince orada dolaşabilir. Çünkü denizde doğan kendi çocuklarımızla aynı ayrıcalıkları kazanması için gerekli olanı yaptım; bunu da marifetini bildiğim bir sürmeyi gözlerine ve kirpiklerine sürerek ve barış ve dua ikisinin de üzerine olası Davut’un oğlu Süleyman’ın yüzüğünde yazılı olan gizemli sözleri üstüne üfleyerek sağladım!” demiş.
     Bu konuşmayı izleyerek Şehzade Salih, küçüğü annesine geri vermiş; sonra kemerinden ağzı mühürlü bir kese çıkarmış; mührü parçalayarak ağzını açmış ve dibinden tutarak içindekileri halının üzerine silkelemiş. Şah güvercin yumurtası iriliğinde elmasların, yarım ayak uzunluğunda zümrüt çubukların, iri inci dizilerinin, olağandışı renkte ve boyutta yakutların ve birbirinden daha harika her türden cevahirin halı üzerinde parıldadığını görmüş. Ve bütün bu mücevherat çok renkli bir alev saçarak, salonu, ancak rüyalarda görülebilecek bir ışık uyumuyla aydınlatmış. Şehzade Salih de, şaha, “İlk gelişimde ellerimin boş olmasının özrünü oluştursun diye bunları armağan olarak getirdim. O zaman kız kardeşim Gülnar’ın nerede olduğunu bilmiyordum ve mutlu bahtının onu senin gibi bir şahın yoluna çıkardığını aklıma bile getirmemiştim. Ama bu armağan halı da, gelecek günlerde sana sunmak üzere sakladıklarımla kıyaslanamayacak kadar önemsizdir!” demiş.
     Şah ona bundan dolayı nasıl teşekkür edeceğini bilememiş ve Gülnar’a doğru dönerek ona, “Gerçekten, kardeşinin bana gösterdiği cömertlik ve yeryüzünde bir eşi daha bulunmayan ve taşlarının biri bile bütün ülkeme bedel olan bu armağanın şahaneliği beni son kertede şaşırttı!” demiş. Gülnar da kardeşine akrabalık görevlerini bu denli bir davranışla yerine getirdiği için teşekkür etmiş; Salih de şaha dönerek, “Vallahi, ey şah, bunlar, senin şanına uygun düşer armağanlar değildir! Bize gelince, senin iyiliğinin bize yüklediği minnet borcundan asla kurtulamayacağız; yüzümüzü gözümüzü yerlere sürerek bir yıl sana kulluk etsek bile sana olan borcumuzu ödeyemeyiz; çünkü üzerimizdeki hakkınla karşılaştırılırsa her şey çok değersiz kalır!” demiş.
     Bu sözleri duyunca şah, Şehzade Salih’i kucaklamış ve ona candan teşekkür etmiş. Sonra da onu, annesi ve yeğenleriyle kırk gün daha şenlikler ve eğlenceler düzenlediği sarayda kalmaya zorlamış. Ama, bu sürenin sonunda Şehzade Salih, şahın huzuruna çıkmış ve elleri arasından yeri öpmüş. Şah da ona, “Konuş, ya Salih! Ne istersin?” diye sormuş. O da “Ey zamanın şahı, gerçekten biz senin nimetlerinle boğulduk; ama artık ayrılmak için izin istemeye geldik. Çünkü ruhumuz ülkemize, ailelerimize, evlerimize dönmeyi candan diliyor. Epeydir onlardan uzak kaldık! Ve de yeryüzünde artık bir gün bile fazla kalmak sağlığımıza zarar verir! Çünkü denizaltı iklimine alışmışız bir kez…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir