Tarihin İlk’leri (125)
Tarihin İlk’leri (125)

Tarihin İlk’leri (125)

İLK YELDEĞİRMENİ
     Buharlı makinenin bulunmasından önce, rüzgâr, su ve hayvan gücü insanlığın hizmetindeydi. Suyla çalışan değirmenler çok daha güçlüydü, ama onları döndürmeye yetecek büyüklükte akarsulardan yoksun olan yerlerde, yel değirmenleri etkin oldu. 1840 yılında, İngiltere ve Galler’de 10 bin, Hollanda’da ise 7 bin yel değirmeni vardı. Bu aygıtlardan, un üretiminde olduğu kadar, maden çıkarımında, su iletiminde ve ağır cisimlerin kaldırılmasında da yararlanılıyordu. Ayrıca, ağaç kesmeye yarayan hızar makinelerini de yel değirmenleri aracılığıyla çalıştırmak mümkündü. Rüzgârın yarattığı enerjiyi üretken hale getiren buluşlar, her zaman memnunlukla karşılanmadı. 1581’de bu enerjiden yararlanmayı akıl eden Hollandalılar, işsizliğe yol açmakla suçlandılar. 1768’de de bir grup işçi, rüzgâr gücüyle çalışan bir hızar makinesini parçaladı.
     Yel değirmenlerini çalıştıran insanlar, yeni birtakım ölçeklerin de doğmasına yol açtılar. Çünkü tahılını öğütmek üzere değirmene götüren herkes, elde edilen unun belirli bir bölümünü değirmen sahibinin “hak” olarak alıkoyacağını biliyordu. Bu hakkın miktarını saptamak üzere de, değirmenciler belirli hacimlerde ölçekler geliştirdiler. Örneğin, 1558’de Liverpool yöresindeki bütün değirmencilere, ölçeklerini Belediye Başkanı’na götürüp doğruluk derecelerini kontrol ettirmek zorunluluğu getirildi. Bunu yapmayanlara belirli para cezaları uygulandı. Bu uygulama bir anlamda dünyada, ağırlık ve hacim ölçen aygıtların ilk denetimi ve ayarlanması olarak kabul edilir.
     19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yel değirmenlerinin önemlerinde bir azalma başladı. Ama rüzgâr gücü, yine de birçok alanda insana yararlı olmaya devam etti. Amerika’nın batı kesimlerinde, demiryolu şirketleri, yel değirmenlerinden lokomotifler için su çıkarılmasında yararlandılar. Yerliler ise, sulama işlerinde bu aygıtlardan büyük faydalar sağladılar. Suyu olmayan pek çok kırsal bölgeye, yel değirmenleri aracılığıyla su gönderildi. Bugün, Güney Afrika’nın Karoo bölgesinde olduğu gibi, birçok bölgede su sağlayabilmek için bu yöntem işlevini hâlâ sürdürüyor.
İLK YAZI
     M.Ö. 45 bin yılında yaşayan insanlar, düşüncelerini kayaların ve mağara duvarlarının üzerine resimlerle yansıtmayı öğrendiler. Son Buzul Çağı’nda yaşayan atların, bizonların ve boğaların resimlerini içeren mağaralar, İspanya’nın Altamira, ve Fransa’nın Lascaux yörelerinde ortaya çıkarıldı. Bu resimlerin yazıya dönüşebilmeleri için aradan yüzyıllarca yıl geçmesi gerekti. M.Ö. 20 bin ve 6500 yılları arasında insanlar, yumuşak taşları ve kemikleri kullanmaya başladılar. Fransa’nın İspanya sınırına yakın bölgesindeki Ariege yöresinde bir mağarada, çizildikten sonra kırmızı ve siyaha boyanmış geometrik şekiller bulundu. Afrika’nın çeşitli kesimlerinde bulunan üzerleri çizilmiş kemikler, kuşkusuz bir dönemin belgeleriydi.
     Sümerce, yazıya dökülebilen ilk dil oldu. Ama belirli bir alfabesi de yoktu. Basit resimler halinde yazılan Sümerce metinlere Irak’ta, Basra Körfezi’nin yakınlarında rastlandı. Bu metinler, M.Ö. 3500 yılından kalmaydı. Sümerler, çivi şeklinde ve üçgen iz bırakan bir aygıtla, balçık ve kil tabakalarından yaptıkları plakalar üzerine yazılarını yazdılar. Sonra bu küçük tabletler, güneşin altında pişirilerek kurutuldu. Binlercesi, en küçük bir hasar görmeden günümüze kadar ulaşabildi. Bunlardan bazılarında, Sümer din adamlarının ekonomik işlevlerini gösteren altın, kumaş ve inek listeleri vardı. Sümerlerin ekonomik etkinlikleri, çevrelerindeki Persleri. Babillileri ve Asurluları da çivi yazısını öğrenmeye itti. Mısır’da belirli sembollerin belirli sözcükleri ve sesleri simgelediği hiyeroglif yazıları, M.Ö. 3000 yılından itibaren kullanılmaya başlandı. Düşünceler ya da öyküler, resimlerle yazılan bir tür steno tekniğiyle anlatılıyordu. Örneğin gövdesi olmayan bir çift bacak, “gitmek” sözcüğünü simgeliyordu. Başsız iki göz, “görmek”, kapalı bir çift göz de “ağlamak” anlamındaydı. Mısırlılar, papirüsü bulduktan sonra, hiyeroglif alfabesindeki şekilleri de kalemle ya da fırçayla yazılabilecek şekilde değiştirdiler. M.Ö. 700 yılında hiyeroglif yazısı üçüncü evrimini gerçekleştirdi ve ortaya çıkan son biçim; modern Arap alfabesinin de temelini oluşturdu.
İLK ÇAMAŞIR MAKİNESİ
     Yüzyıllar boyunca kadınlar çamaşırlarını akarsu kenarlarında elleriyle ovarak ve tokaçlayarak yıkadılar. Akarsuların olmadığı yerlerde, çamaşırlar, tahta, bakır ya da demir leğenler içinde yıkandı. 20. yüzyılın başına gelinceye değin, dünyanın her yerinde başka bir çamaşır yıkama yöntemi yoktu. 1782’de Henry Sidgier adlı bir Londralı, altıgen biçiminde kapalı bir çamaşır teknesi gerçekleştirdi. Bu teknenin içine yerleştirilen tahta çubuklar arasına çamaşırlar sıkıştırılıyordu. Teknenin iki ucu, iki askıya asılıyor, sonra da kol gücüyle döndürülüyordu. Tamamen insan emeğine dayanan bu sistem hem çok yorucuydu, hem de alışılagelmiş yöntemlere oranla daha uzun zaman alıyordu. Makineden çıkarılan ıslak çamaşırlar, iki tahta merdanenin arasından geçirilerek sıkıştırılıyor, böylece bir yandan sulan süzülürken, bir yandan da bir anlamda ütülenmiş oluyordu. 1791’de Ferguson Hardie adında bir İngiliz, merdane kolunun tek yönlü hareketiyle, merdanelerin hem ileri, hem de geri gelmesini sağlayan bir sistem geliştirdi. Bu sistem sayesinde, hiç değilse sıkma mekanizmasında bir ölçüde kolaylık sağlanmıştı. Ama yine de bütün işlemler insan emeğine dayanıyordu ve çok yorucuydu. 1906’da Chicago kentinden Alva Fisher, elektrik enerjisiyle çalışan ilk çamaşır makinesini gerçekleştirdi. 1924 yılında ilk kurutmalı makineler piyasaya çıktı. 1940’lı yıllardan itibaren tam otomatik makineler ev hanımlarının hizmetine girmeye başladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir