Ama Beş Yüz Otuz Dördüncü Gece Olunca
Ama Beş Yüz Otuz Dördüncü Gece Olunca

Ama Beş Yüz Otuz Dördüncü Gece Olunca

     Demiş ki;

     “Yeryüzünde artık bir gün bile fazla kalmak sağlığımıza zarar verir. Çünkü denizaltı iklimine alışmışız bir kez!” diye yanıt vermiş. Şah da, “Benim için ne büyük üzüntü, ey Salih!” diye yanıt vermiş. O da, “Bizim için de öyle! Ama, şahım, sana saygılarımızı sunmak ve Gülnar ile Gülen Ay’ı görmek için zaman zaman yine geliriz!” demiş. Şah da, “Evet, vallahi! Bunu sık sık yapın! Bana gelince, sana ve seninle birlikte Çekirge Sultan’a ve yeğenlerine denizaltındaki ülkene giderken eşlik edememekten çok üzgünüm. Çünkü sudan çok korkarım!” demiş. O zaman hepsi birden ondan izin almışlar ve Gülnar ile Gülen Ay’ı kucakladıktan sonra birbiri ardından pencereden atlayarak suya dalmışlar. İşte onların durumu böyleymiş!
     Küçük Gülen Ay’a gelince şöyle: Annesi Gülnar, onu sütanalarının eline bırakmak istemediğinden dört yaşına ulaşıncaya kadar, denizin tüm erdemlerini taşıyan kendi memesinin sütüyle emzirmiş ve çocuk, aslı denizden gelen annesinin sütüyle bunca uzun süre beslendiğinden, sonunda günden güne daha yakışıklı ve daha iri kıyım olmuş; büyüdükçe gücü ve hoşa giderliği artmış; öylesine ki, on beş yaşına ulaştığında gençlerin en yakışıklısı, en sağlam yapılısı, beden eğitiminde en yeteneklisiymiş; zamanın şehzadeleri arasında en bilgesi ve en bilgilisi o imiş. Ve babasının tüm geniş imparatorluğunda her gün herkesin konuşmaları, sırf onun erdemleri, büyüleyiciliği ve her alandaki başarıları üzerine yürütülür olmuş; gerçekten de güzel bir gençmiş! Ve şair ondan şöyle söz ederken hiç de abartmıyormuş:
     Delikanlılığın devetüyü, yüzünde çok hoş iki çizgi çizmiştir, pembe yanaklar üzerine iki siyah çizgi… İnciler üzerindeki gri amberler gibi ya da elmaslar üstünde siyah kehribar gibi! Öldürücü çizgiler baygın göz kapaklarının ardında yer almıştır ve her bir bakışıyla fırlar ve öldürür! Sarhoşluğa gelince sen, onu, şaraplarda arama! Şaraplar, senin arzunla uğradığın utancın kızarttığı yanakları kadar bunu sana sağlayamaz! Ey nakışlar, göz kamaştıran yanakları üzerinde çizili bulunan siyah nakışlar, siz karanlıklarda yanan bir lambanın aydınlattığı misk tanelerinden oluşmuş bir tespihe benzersiniz!
     Oğlunu büyük bir sevgiyle seven ve onda pek çok şahane nitelikler gören şah da, kendisinde yaşlılık ve bahtın sonuncu çizgiyi çizdiğini duyumsayarak henüz yaşarken onun tahta geçtiğini görmek istemiş. Bu maksatla vezirlerini, ülkenin ileri gelenlerini toplamış; bunlar genç şehzadenin onun yerine almaya her bakımdan layık olduğunu biliyorlarmış; onlara yeni hükümdarlarına itaat yemini ettirmiş ve onların önünde tahtından inerek tacını başından çıkarıp oğlu Gülen Ay’ın başına kendi elleriyle yerleştirmiş. Bundan sonra tüm otorite ve iktidarını ona devrettiğini göstermiş olmak için oğlunun önünde elleri arasından yeri öpmüş; ayağa kalkarak önce oğlunun elini, sonra şahlık giysisinin eteğini öpmüş ve vezirler ve emirler sol yanında yer alırken, kendisi de tahtın sağ yanında yer almış.
     Ve yeni Şah Gülen Ay, hemen hükmetmeye, askıda kalan işleri düzenlemeye, lütuf görmeye layık memurları atamaya ve kusuru görülenleri işten el çektirmeye, güçlülere karşı güçsüzlerin, zenginlere karşı fakirlerin hakkım savunmaya girişmiş ve öylesine bir bilgelikle, insafla ve derin sevgiyle adalet dağıtmış ki babası, babasının yaşlı vezirleri ve orada bulunanların hepsi hayran kalmış; Şah Gülen Ay ancak öğle vakti Divan’ı dağıtmış. O zaman, babası olan eski şaha eşlik ederek annesi, denizde doğmuş olan sultan hanımın yanına girmiş; başında hükümdarlığın altın tacını taşıyor ve gerçekten ay kadar güzel görünüyormuş. Annesi de, onu, başında taçla bu denli yakışıklı görünce, heyecandan ağlayarak ona doğru koşmuş ve boynuna atılarak ona sevecenlik ve coşkuyla sarılmış; sonra da elini öpmüş ve ona kutlu bir saltanat, uzun ömür ve düşmanları üzerinde zafer dilemiş.
     Ve üçü birden böylece mutlulukla ve uyruklarının sevgisiyle bir yıl boyunca yaşamışlar; bu sürenin sonunda yaşlı hükümdar Şehriman yüreğinin hızla çarptığını duyumsamış; eşini ve oğlunu ancak kucaklayacak ve onlara son vasiyetlerini anlatacak zaman bulmuş; büyük bir huzur içinde ölmüş; ve övülesi Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir