Ama Beş Yüz Otuz Altıncı Gece Olunca
Ama Beş Yüz Otuz Altıncı Gece Olunca

Ama Beş Yüz Otuz Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki;

     “Bu genç kızdan onun yanındayken söz edemem; bu önlemi almakta kendime göre nedenlerim var!” demiş.
     Bunun üzerine Gülnar, oğlunun yanına yaklaşmış ve onu yoklayıp solumasını dinlemiş; çok ağır bir öğle uykusu getiren bir tabak soğan yemiş olan oğlunun derin bir uykuya dalmış bulunduğunu görerek Salih’e, “Uyuyor! Ne diyeceksen söyleyebilirsin!” demiş. O da, “Bil ki, kardeşim, bu önlemi alıyorsam, asla kendi bakımından değil, ama babası olan şah yüzünden evlenme yoluyla ele geçirilmesi son derece güç olan bir denizaltı sultanından şimdi sana söz edeceğim içindir! Bizler işin güvenli olduğunu görmedikçe, yeğenimin ondan söz edildiğini işitmesi de asla yararlı olmaz; çünkü, kardeşim, biliyorum ki, aşk; kadınların ve kızların yüzleri bir ar peçesiyle kapalı olduğundan, biz Müslümanlarda, çoğu zaman, gözlerden çok kulaklar yoluyla algılanır!” demiş. Ana Sultan da, “Haklısın kardeşim! Aşk ilkin su fışkırtan bir havuzken, çabucak felaket saçan engin bir tuzlu denize dönüşür! Ama lütfen çabuk ol da, bana, bu sultanla şah babasının adlarım söyle!” demiş.
     Kardeşi, “Denizaltı hükümdarlarından Semender’in kızı Cevahir Sultan!” demiş. Bu ismi işiten Gülnar, “Ah! Şimdi bu Cevahir Sultanı hatırladım! Benim denizde yaşadığım sırada, ancak bir yaşında bir bebekti; ama kendi yaşındaki tüm bebekler arasında güzel bir çocuktu. Kim bilir o zamandan bu yana ne kadar harika olmuştur!” diye haykırmış.
     Salih, “Gerçekten bir harika oldu; ne yeryüzündeki ne de sualtındaki ülkelerde böylesi bir güzellik görülmüştür. Oh! Kardeşim, bu kız öylesine tatlı ve ince, öylesine doyumsuz ve büyüleyici ki! O teni, o saçları! O gözleri! Ve boyu posu! Hele kalçası, öf, öylesine okkalı, beli öylesine ince; yani hem tıkız hem de kaygısız ve ayrıksız; her yanıyla yuvarlak güzelliklerle donanmış bir yaratık! Salınıp yürürken bhank dalını kıskandırır; dönüp bakarsa ceylanlar ve karacalar gizlenirler! Yüzünü gösterirse, güneşi ve ayı utandırır! Kıpırdarsa devirir! Dayanırsa öldürür! Ve oturursa art yuvarlarının izi öylesine derindir ki, kaybolmaz! Bu denli parlak ve mükemmel olur da nasıl Cevahir diye anılmaz?” diye yanıt vermiş. Gülnar da, “Kuşkusuz! Ona bu ismi vermek için anasına, tüm güzelliklerin Sahibi Tanrı esin vermiştir! İşte gerçekten oğlum Gülen Ay’a eş olmaya layık kız budur!” diye yanıt vermiş. Hepsi o kadar!
     Ve Gülen Ay uyur gibi yapmayı sürdürmüş; ama ruhunda büyük bir zevk duymuş ve bunca tıkız olduğu kadar, bunca incelikli de olan bu deniz sultanına sahip olmak hayalleri içinde yüreği hızla çarpmış. Ama Salih, hemen, “Yalnız, kardeşim, Sultan Cevahir’in babası Şah Semender hakkında ne demiştim sana? Kaba, vahşi ve nefret uyandırıcı biridir! Evlenmek üzere başvuran birçok şehzadeye kızını vermeyi reddetti. Hatta kemiklerini kırdırdıktan sonra onları utanç içinde bırakarak kovdu! Bundan dolayı kararsızım!” diye eklemiş.
     Sultan, “Oldukça ince bir iş! Bizim de bunu uzun uzadıya düşünmemiz ve meyve olgunlaşmadıkça ağacı sallamamamız gerek!” diye yanıt vermiş; Salih de, “Evet! Düşünelim! Sonra ne olur, görürüz!” diye sözü bağlamış.
     Sonra, o anda Gülen Ay uyanmış gibi davranınca, konuşmayı bıraktıkları yerden daha sonra yeniden ele almak üzere susmuşlar. İşte onların durumu böyleymiş! Gülen Ay’a gelince, sanki hiçbir şey duymamış gibi yattığı yerden kalkmış; rahatça gerinmiş; ama ta içinde, yüreği aşktan yanıyor ve yakıcı bir ateşle dolu bir mangal üzerindeymiş gibi cızıldıyormuş…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın belirdiğini görerek yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir