KategoriMasallar

Ama Yüz Yirmi Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki;      Gerçekten, kendimi evin içinde bulunca, genç kız, büyük bir beceriyle ayağıma çelme takarak beni yere düşürdü ve boylu boyunca üzerime atılıp beni kollarıyla boğarcasına sıktı. Kuşkusuz, ölüyorum sandım. Ama öyle olmadı. Birkaç değişik hareketten sonra genç kız, üzerimden yarı yarıya kalktı, karnıma oturdu ve elleriyle öyle şiddetle ve öyle uzun zaman ve de görülmedik şekilde...

Ama Yüz Yirmi İkinci Gece Olunca

     Söze başlamış;      O da beni selamladıktan sonra, bana, “Yavrum, okuma bilir misin?” dedi. Ona, “Evet halacığım!” diye yanıt verdim. O da, “Öyleyse, senden rica ediyorum, şu mektubu al! Açıp içindekini bana oku!” deyip mektubu bana uzattı. Aldım, açıp içindekileri okudum.      Mektupta, yazanın sağlığının yerinde olduğu, dostça duygular sunup kız kardeşi...

Helal Mal

     Bir varmış, bir yokmuş…      Vaktiyle, bir ülkeden Yemen’e kervan gidecekmiş. Herkes atlarını eyerliyor, eşeklerini semerliyor, develerini hazırlıyormuş. Zavallı yolcunun biri, perişan haldeymiş. Niye derseniz, eşeğinin semeri parça parça imiş.      Etraftakiler bakmışlar ki, olmayacak; – Hemen semerciye koş! Şu ileriki sokağın başında bir semerci olacaktı, demişler...

Ama Yüz Yirmi Birinci Gece Olunca

     Demiş ki;       “Bir de senden bir ricam olacak!” deyince ben de, “Ne gibi?” dedim. “Gidip ziyarette bulunmak ve üzerini örten taşa birkaç kederli söz yazmak üzere beni zavallı Azize’nin mezarına götürmeni istiyorum,” dedi. Ona, “Allah nasip ederse yarın gideriz!” diye yanıt verdim. Sonra geceyi birlikte geçirmek üzere onunla yattım; ama...

Ama Yüz Yirminci Gece Olunca

     Demiş ki;      “Ah! Oğlum, çok kahredici bir nişanlı oldun, sen!” diye haykırdı. Ve beni sitemlere boğup, itham etmeyi sürdürürken içeri babam girdi; bunun üzerine bir an sustu. Babam da cenaze hazırlıklarına başladı ve tüm dostlarımız ve yakınlarımız gelip hepsi hazır olunca, cenazeyi kaldırdık ve kabir üzere gidip kurulan çadırlarda üç gün kalarak ve kutsal kitabı okuyarak...

Eşek Başlı Kız

     Bir varmış, bir yokmuş…      Allah’ın kulu çokmuş. Az söylemesi sevapmış, çok söylemesi günahmış.      Zamanın birinde bir padişah varmış. Bu Padişah’ın da üç tane oğlu varmış. Bir gün veziriyle oturmuş sohbet ediyormuş. Vezir; – Padişahım, bu üç oğlanı niye bekletiyorsun? Bunları kocalttın, evlendirsene, demiş. Padişah da; – Valla siz varken bana düşmez, demiş...

Ama Yüz On Dokuzuncu Gece Olunca

     Demiş ki;       Aziz öyküsünü anlatmayı şöyle sürdürmüş:      Beni bir dakika durdurdu ve bana, “Biraz bekle! Sana göstereceğim bir şey ve vermek istediğim bir öğüt var!” dedi. Bunun üzerine, biraz şaşırmış, yeniden onun yanına oturdum; bir bohça açtı ve içinden şurada karşında gördüğün, üzerinde ilk gazelin işlenmiş olduğu dört köşe ipek kumaşı çıkardı, genç efendim. Ve bunu...

Ama Yüz On Sekizinci Gece Olunca

     Demiş ki; “Bilesin ki, yuvarlak top, senin yüreğin anlamındadır. Sevgilinin evinde bulunmana karşın havalarda gezen, ne denli az tutuştuğunu gösteren yüreğinin… Hurma çekirdekleri, kalbin meyvesi olan tutkunun sende kesinlikle bulunmamasından ötürü yüreğinin onlar gibi kuru olduğu anlamındadır. Sabır timsali Hazreti Eyüp’ün ağacı olan keçiboynuzunun taneleri, âşıklar...

Ama Yüz On Yedinci Gece Olunca

     Şah Şehriyar’a demiş ki;       İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, Vezir Dendan, Dav-ül-Mekân’a anlatmakta olduğu öyküyü şöyle sürdürmüş:      Zavallı yeğenim Azize, beni öylesine seviyordu ki, böyle üzüldüğümü görünce, acımanın son sınırına ulaştı ve bana, “Başım üzerine, gözüm üzerine! Ama, ey Aziz, eğer koşullar benim dışarı çıkmama ve gidip gelmeme izin verseydi, yararlı olmak...

Karavezir

     Bir varmış, bir yokmuş…      Vaktiyle ülkelerin birinde bir Padişah yaşarmış. Bir gün bu Padişah’ın yanına bir derviş gelmiş. Padişah’a misafir olmuş. Padişah dervişi ağırlamış, izzetlemiş, ona bir akçe de para vermiş, yolculamış.      Derviş giderken Padişah’a şöyle demiş: – Padişah’ım, herkes ne yapar kendine yapar, döner dolaşır yine kendine yapar...

Ama Yüz On Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki;      Vezir Dendan, Şah Dav-ül-Mekân’a anlatmakta olduğu öyküyü şöyle sürdürmüş:      Gerçekten, orada, baharla çeşnilendirilmiş, kokular saçan, altın sarısı renginde dört kızarmış piliç; ilkinde portakal suyuyla kokulandırılmış, dövülmüş fıstık ve tarçınla bezenmiş muhallebi; ikincisinde, gülsuyuyla ezilerek lezzetlendirilmiş kuru üzüm; üçüncüsünde -ah, hele bu üçüncüsü!- her...

Ama Yüz On Beşinci Gece Olunca

     Demiş ki;       Ve sanki hiçbir şey olmamış gibi, sakin bir gülümseyişle yanıma geldi ve sesinin olanca tatlılığıyla bana, “Ey amcamın oğlu, nahoş sözlerle sana ıstırap vermiş olmaktan dolayı çok üzüldüm. Lütfen beni bağışla ve olup biteni bana anlat da sana bir yardımım olup olmayacağını anlayayım!” dedi. Bunun üzerine kendisine başıma gelen ters durumu ve o bilinmeyen kadından...

Balıkçı Hasan

     Bir varmış, bir yokmuş…      Zaman-ı evvelde fakir bir balıkçı yaşarmış. Çok fakir olduğu için günde bir parça balık tutar, satarmış. Ancak yavan ekmekle geçimlerini sağlarmış.      Bu balıkçının yedi tane de oğlu varmış. En büyüğü on üç-on dört yaşındaymış. Adı da Mehmet’miş. Bir gün karısına; – Kadın, bugün yaz. Yarın kış olursa, bu yavan ekmeği de bulamayız. Hele bir de...

Ama Yüz On Dördüncü Gece Olunca

     Güzel Aziz, öyküsünü, genç emir Tac-ül-Mülûk’a anlatmayı şöyle sürdürmüş:      Ve ellerime kokular sürdü ve giysilerimi aselbentle tütsüledi; beni sevgiyle kucaklayarak bana, “Ey benim sevgili yeğenim, işte huzura ulaşacağın saat geldi. Cesaretini topla ve bana yatışmış ve doygun olarak geri dön! İşte ben sana, ruhsal barış diliyorum ve sen mutlu olmadıkça mutlanmayacağımı...

Fakat Yüz On Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki;      Ve onu, üst katın bronz penceresinden eğilmiş bana gülerken gördüm. Doğrusu, dilim çok yetersiz kalacağından, onun özelliğini anlatmaya kalkışmayacağım. Sadece şunu bil ki, benim kendisine dikkatle baktığımı gören genç kız, bana şu işaretleri yaptı: İlkin işaret parmağını dudaklarına bastırdı; sonra orta parmağını indirip sol elinin işaret parmağıyla birleştirdi; sonra da...

Ve Gecelerden Yüz On İkinci Geceymiş

     Onların bu durumları sona erince, küçük Dünyazat, halı üzerinde kıvrıldığı yerden ayağa kalkmış ve Şehrazat’a, ”Ey kardeşim, sana rica ediyorum, Vezir Dendan’ın Konstantiniyye surları altında Şah Dav-ül-Mekân’a anlattığı o güzelim yakışıklı Emir Tac-ül-Mülûk’un ve Aziz ile Azize’nin öyküsünü anlatmaya devam et! ” demiş. Şehrazat da kardeşine gülümsemiş ve ona...

Ama Yüz On Birinci Gece Olunca

     Demiş ki;       Emir Tac-ül-Mülûk, birdenbire karşısında, tacirler arasında, şaşırtıcı güzellikte ve çekici bir solgunluğu olan, kendisine çok yakışan bir giysiye bürünmüş genç bir adam olduğunun farkına varmış. Güzel olduğu kadar solgun yüzü, bir ana, bir baba ya da çok değerli bir dostun yitirilmesi gibi büyük bir derdin damgasını taşıyormuş.      Bunun üzerine Emir Tac-ül-Mülûk, yüreğinin...

Ama Yüz Onuncu Gece Olunca

     Söze başlamış;       Kendisine Tac-ül-Mülûk adı verilmiş. Bu çocuk öpücüklerle ve en güzel sütanaların göğsünde yetiştirilmiş ve böylece günler, yıllar akıp geçmiş ve çocuk yedi yaşına ulaşmış. Bunun üzerine, babası Süleyman Şah, en bilgili hocaları tutarak çocuğa güzel yazı yazma, edebiyat ve davranış ve nezaket kuralları ve sentaks ile fıkıh öğretmelerini emretmiş. Ve bu hocalar çocuk on...

Ama Yüz Dokuzuncu Gece Olunca

     Söze başlamış;       Vezire ve kafileye gelince, güven içinde yolculuk yapmışlar ve Yeşil Kent’e yaya üç günlük mesafe kalınca Süleyman Şah’a haber ulaştırmak için ayağına çabuk bir ulak göndermişler.      Şah, karısının gelmekte olduğunu öğrenince zevkten yerinde duramaz olmuş ve haberci ulağa güzel bir hilat vermiş. Ve ordusuna, tüm sancakları açarak yeni gelini karşılamaya...

Ama Yüz Sekizinci Gece Olunca

     Söze başlamış;       Sözü edilen tahtta da ülkesinin ileri gelen kişileri ve emirlerini yerine getirmek üzere kımıldamadan bekleyen muhafızlarla çevrili Zehr Şah oturuyormuş. Bunu gören Süleyman Şah’ın veziri, esinlemenin zekâsını aydınlattığını ve güzel konuşma melekesinin dilini çözüp onu güzel şeyler söylemeye ittiğini duyumsamış. Ve hemen, hoş bir davranışla Zehr Şah’a...

Aziz İle Azize ve Tac-ül-Mülûk Öyküsü

     Geçmiş zamanlarda ve yüzyıllar öncesinde, Acem kentleri içinde, İsfahan dağlarının ötesinde bir kent varmış. Ve bu kentin adı Yeşil Kent imiş. Bu kentin sahibinin adı da Süleyman Şah imiş. Kendisi, adaletten, cömertlikten, tedbirlilikten ve bilgiden yana çok nasipliymiş. Şöhreti uzaklara yayıldığından ve tacirlere ve kervanlara güven esinlediğinden dolayı birçok ülkeden yolcular onun kentine...

Ama Yüz Yedinci Gece Olunca

     Şah Dav-ül-Mekân, Veziri Dendan’a, “Ey vezirim, işte gece başımıza geniş urbasını ve saçlarını yaydı; şimdi bizi zevklendirmek için, söz verdiğin öyküler içinden o seçkin öyküyü dinlemek istiyoruz,” demiş. Vezir Dendan da “Tam cömert yüreğim ve gerekli saygıyla! Çünkü bil ki, ey bahtı güzel şah, size anlatacağım Aziz ve Azize ve onların başına gelen her şey hakkındaki...

Ama Yüz Altıncı Gece Olunca

     Söze başlamış:       Dav-ül-Mekân, Şarkân’ın yattığı ve Acemistan ve Kaşmir’in değerli kumaşlarıyla donatılmış olan kabre yaklaşmış ve tüm ordunun önünde, bol bol gözyaşı akıtarak rahmetlinin anısına şu dizeleri doğaçtan söylemiş:      Ey Şarkân, ey kardeşim, işte yanaklarımda gözyaşlarım düzgün çizgiler çiziyor. Onları okuyacak olanlara, derdimi anlatan şiirlerin düzenli...

Ama Yüz Beşinci Gece Gelince

     Söze başlamış:       Bu görünüm üzerine Dav-ül-Mekân, “Ya Allah! Bu ne beladır!” diye haykırmış ve baygın yere düşmüş. Bunu gören Vezir ve emirler onun çevresine toplanmışlar ve giysilerini sallayarak ona hava vermişler; Dav-ül-Mekân sonunda kendine gelmiş ve “Ey kardeşim Şarkân, ey yiğitlerimizin en yücesi! Hangi şeytan seni bu onarılmaz duruma soktu?” diye haykırmış...

Ama Yüz Dördüncü Gece Olunca

     Söze başlamış:       Şarkân tüm olarak uykuya dalınca, yırtıcı bir dişi kurt ya da kötü bir yılan gibi, korkunç yaşlı kadın, ayağa kalkmış ve hastanın başucuna son derece korkunç bir şekilde kayarak gitmiş ve giysisinin içinden sadece bir kaya üzerinde bırakılsa, onu eritecek kadar müthiş bir zehire bulaştırılmış bir hançer çıkarmış. Uğursuz elinde tuttuğu bu hançeri şiddetle Şarkân’ın...

Ama Yüz Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki:        Ona ilk ulaşanlar Vezir Dendan ve Rüstem ve Behrimen emirler olmuş. Onu kollarına almışlar ve aceleyle hiddetin, acının ve intikam arzusunun son sınırına ulaşmış olan kardeşi Şah Dav-ül-Mekân’ın çadırına taşımışlar ve hemen hekimleri çağırtıp Şarkân’ı onlara emanet etmişler. Sonra orada bulunan herkes hıçkırıklara boğulmuş ve bütün geceyi baygın yiğidin uzanıp...

Ama Yüz İkinci Gece Olunca

     Söze başlamış:       Ve ona Felaketler Anası’nın mektubunu okumuş. Bunun üzerine Kral Hardobyos ferahlığın doruğuna ulaşmış ve “Ey kral, benim sütanam Felaketler Anası’nın akla durgunluk veren hilelerine hayran ol! Gerçekten o bize tüm Hristiyan ordusundan daha yararlı olmuştur. Sadece düşmanlarımıza bakışını fırlatmakla bile, kıyamet gününde tüm cehennem zebanilerinin...

Ama Yüz Birinci Gece Olunca

     Söze başlamış:       Kara bir toz yığınının yükseldiğini görmüşler: Toz dağılınca, her zaman saygıdeğer bir çilekeş görünümündeki yaşlı lanetli Felaketler Anası ortaya çıkmış, bunu görünce hepsi birden ellerini öpmek için telaş ederken o, gözleri yaşlı ve sesi kederli olarak onlara, “Ey müminler topluluğu, felaketi öğrenin! Ve de acele edin! Konstantiniyye surları altında karargâh...

Ama Yüzüncü Gece Olunca

     Demiş ki:      Önlerinde yoğun bir tozun yükselmekte olduğunu görmüşler ve “Allahüekber!” diye haykıran sesler duymuşlar ve birkaç saniye sonra, dalgalanan sancaklarıyla bir Müslüman ordusunun kendilerine doğru süratle yaklaşmakta olduğunu görmüşler. Üzerlerinde; “Eşhedüen lâilahe ill’Allah! Ve Eşhedüenne Muhammeden Resul’Allah!” şeklindeki inançla ilgili...

Ama Doksan Dokuzuncu Gece Gelince

     Söze başlamış:      Mağara ağzının yöresine büyük miktarda odun yığmaya başlamışlar ve odunları ateşe vermişler. Bunun üzerine mağara içindekiler, gittikçe artan sıcaklığı duyumsayarak bundan kurtulmayı kararlaştırmışlar. Hepsi biraraya gelerek büyük bir kitle oluşturup hepsi birden dışarı atılmış ve alevler arasından kendilerine süratle bir çıkış sağlamışlar. Fakat ne yazık ki, alevlerden...