KategoriBinbir Gece Masalları

Ama Üç Yüz Elli Birinci Gece Olunca

     Demiş ki:      Böylesine bir güzelliğin sonsuza dek yitmesi ne hazin! Onu keder kahretmiş ve yüreğini boğmuş olmalı!” dedim. Bunun üzerine bağrım kederle daralmış, Emir Cubair’in sarayına gittim. Orada, beni çok kederli bir görünüm bekliyordu. Her yer bomboştu, duvarlar harap olmuştu, bahçe kurumuştu ve herhangi bir bakım gördüğüne dair izlere rastlanmıyordu. Sarayın kapısında...

Ama Üç Yüz Ellinci Gece Olunca

     Demiş ki:      Bu mektubu yazmayı bitirince, onu katlayıp mühürledi ve bana verdi; aynı zamanda cebime, onu engellememe zaman bırakmadan, bin altın dinar içeren bir kese koydu; bunları evvelce rahmetli babası saygın kâhyaya ettiğim hizmetlerin güzel anısı uğruna ve de geleceğimi düşünerek saklamaya karar verdim.      Bunun üzerine Sitt Bedr’den izin alıp onun da uzun yıllar önce ölmüş...

Ama Üç Yüz Kırk Sekizinci Gece Olunca

     Demiş ki:      … Ama utanmam gerektiğine gelince, bu başka şey!” dedim.      Genç kız bu sözleri işitince, ayağa kalktı ve yanımdaki kölenin yanına gelerek son derece heyecanlı bir sesle, bana “Senin haremin olmayan bir evin kapısında durarak içeri bakmaktan beyaz sakalına yaraşmayan daha büyük utanç var mıdır, ey Şeyh?” dedi. Eğildim ve ona, “Vallahi! Ey...

Ama Üç Yüz Kırk Yedinci Gece Olunca

     Demiş ki:      “Efendimiz öyleyse başımı vur, benim! Can sıkıntını dağıtmak için galiba bundan başka çare yok!” demiş. Bu sözleri duyan Harun Reşit kahkahalarla gülmeye başlamış; sonra da “Eh, Mesrur, bir gün olabilir bu! Ama şimdilik git bakalım selamlıkta gerçekten görülüp dinlenmesi hoşa gidecek birileri var mı, bak!” demiş.      Mesrur hemen bu buyruğu yerine...

İbn-ül Mansur İle İki Genç Kızın Öyküsü

     Ey bahtı güzel şahım, Halife Harun Reşit’in ülkesinin sorunlarından duyduğu kaygıyla, sık sık uykusuz kaldığı pek bilinen bir durumdur. İşte, yine bir gece, bir yandan öte yana dönüp durduğu halde bir türlü uyuyamamış ve bu çabalarının nafileliğinden dolayı iyice bezmiş; o zaman üzerindeki örtüyü şiddetli ayak darbeleriyle atmış ve el çırparak celladı Mesrur’u çağırmış ve ona...

Ama Üç Yüz Kırk Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki:      “… Ama, kralın kızına ya da giysilerine dokunmaktan sakının!” demiş.      Bunun üzerine Talip bin Sehl, “Ey Emir’imiz, bu saraydaki hiçbir şey bu genç kızın güzelliğiyle kıyaslanamaz. Onu alıp Şam’da Halife’ye götürmeksizin burada bırakmak yazık olur! Bu armağan, denizdeki içine ifrit kapatılmış bütün kaplardan daha değerli olacaktır...

Ama Üç Yüz Kırk Beşinci Gece Olunca

     Demiş ki:      Ne ziyaretçileri engelleyen ne de şaşkın yürüyüşlerini destekleyen bir harekette bulunmuşlar. Bunu gören ziyaretçiler, üst bölümü, mavi bir zemin üzerine altın harflerle Yunan dilinde yazılmış olup Şeyh Abdüssamet tarafından tıpkı tıpkısına çevirisi yapılan üstün nitelikli öğütler işli bir yazıt taşıyan çok güzel bir pervazla donanmış bu koridoru izlemişler. Yazıt şöyleymiş:...

Ama Üç Yüz Kırk Dördüncü Gece Olunca

     Demiş ki:      Emir Musa başta olduğu halde ağır ağır tırmanmaya koyulmuşlar. Ama kimileri de konaklama yerini ve yöresini gözetlemek için duvarların dibinde kalmış.      Emir Musa ve yoldaşları, çıktıkları duvarın üzerinde yürümeyi bir zaman sürdürmüşler ve sonunda ortalarında iki kanadı, aralarından bir iğne ucunun bile giremeyeceği kadar sıkı sıkıya kapatılmış bir tunç kapının bulunduğu...

Ama Üç Yüz Kırk Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki:      … insansı girişimlerle içine girilmesine izin vermeyen bu kenti tanımak üzere yüksek bir dağın tepesine çıkmış.      İlkin karanlıkta hiçbir şeyin farkına varamamışlar; çünkü gece o sırada ova üzerine gölgesini düşürmüş bulunuyormuş; ama ansızın doğuda ışık daha canlı bir hale gelmiş ve dağın tepesinde harika bir ay belirip yükselmiş ve göz açıp kapayasıya kadar geçen...

Ama Üç Yüz Kırk İkinci Gece Olunca

     Demiş ki:      Birliklerime buyruk verdim ve Kral Dimriyat’ın emrindeki düşman ecinnilerin birliklerine saldırdım. Kendim de düşmanlarımızın başındaki kişiye saldırmanın yollarını aradım. Tam o sırada alevler içinde kalan bir dağın kıpırdamaya başladığını ve şelaleler gibi ateş kusmaya koyulduğunu ve yakıcı bir örtü halinde lavlardan sıçrayıp başımıza yağan ateş kırıntıları altında...

Ama Üç Yüz Kırk Birinci Gece Olunca

     Demiş ki:       … yoldaşları ile birlikte Tunç Kenti’nin yoluna düşmüş.      Birinci, ikinci ve üçüncü günün akşamına kadar yürümüşler. O sırada, ufukta ışık saçan bir yıldız gibi, bir ayaklığın üzerinde, elinde tutuşan bir aleve benzer enli demirden bir mızrak tutmuş, kımıltısız bir atlının siluetinin batan güneşin ışıkları içinde belirdiğini görmüşler. Bu görüntünün yanına...

Ama Üç Yüz Kırkıncı Gece Olunca

     Demiş ki:      “Her şey hazır olunca, vasiyetini hazırla, ey Emir Musa ve yola çıkalım!” demiş.      Bu sözleri duyan Mağrip yöneticisi Emir Musa, Allah’ın adını andıktan sonra, hiçbir kararsızlık göstermemiş; askerlerinin amirlerini ve ülkesinin belli başlı kişilerini çağırtmış; hepsinin önünde vasiyetini yapmış ve yerine oğlu Harun’u geçirmiş. Bunu izleyerek, söz...

Tunç Kentinin Olağanüstü Öyküsü (339. Gece)

     Anlatırlar ki, Şam’ da Emevi Halifelerinin tahtında, bir zamanlar, Tanrı tek hükümdar olsa da, Abdülmalik bin Mervan adlı bir hükümdar varmış. Bu hükümdar ülkesinin bilgeleriyle, efendimiz dua ve barış üzerine olası Süleyman bin Davut’tan, onun erdemlerinden, gücünden ve tenha yerlerin vahşi hayvanları, havada yaşayan ifritler, deniz ve yeraltı ecinnileri üzerindeki yetkisinden...

Ama Üç Yüz Otuz Sekizinci Gece Olunca

     Demiş ki;      “Benim onuruma düzenlenmiş birçok şiirden sadece birkaçını sunayım:      Şairin biri demiştir ki:      Esmerlerde gizli bir anlam vardır. Bunu bulursan, artık gözlerin başka kadınlara bakmak zahmetine katlanmaz, O büyüleyici kadınlar, tüm dönüşümleriyle sevmek sanatını bilirler ve onu melek Harut’a bile öğretirler!      Bir başkası da demiştir ki:      Rengi beni...

Ama Üç Yüz Otuz Yedinci Gece Olunca

     Demiş ki;      “Sana gelince, ey şişman hatun, izin ver de senin hakkındaki tüm gerçekleri söyleyeyim!      Ey et ve yağ yığını, sen yürüyünce, ördek gibisindir; yemek yiyince, fil gibisindir; çiftleşmede doymak bilmezsin, dinlenmede uzlaşılmazsın!      Sonra, senin karnın ve kalçalarının dağları arasına gizlenmiş çukuruna ulaşacak uzunlukta organı olan erkek kimdir acaba? Sana...

Ama Üç Yüz Otuz Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki;      … Ancak o zaman şişman Dolunay birkaç ürpertiyi izleyerek rakibi incecik Cennet Hurisi’ne doğru dönmüş ve ona, “Tanrı’ya şükürler olsun ki benim her yanıma ve yöreme yastıklar koyarak, derimi uzaktan yakından aselbent kokusu veren yağla doldurarak ve buna ek olarak gerekince düşmanımı bir yumruk darbesiyle ayva reçeline dönüştürecek yeterli kas gücü...

Ama Üç Yüz Otuz Beşinci Gece Olunca

     Demiş ki;      “Ve eğer siyah renk, renklerin en beğenileni olmasaydı, Tanrı onu gözbebeği ve yüreğin özü bakımından o denli değerli kılar mıydı? Aynı şekilde, şairin şu sözleri de doğru değil midir:      Bir abanoz bedeni çok seviyorsam, genç olduğundan ve sıcak bir yüreği ve ateşli gözbebeklerini içerdiğindendir.      Beyaz olana gelince, yumurtanın beyazını yutmaya sık sık zorlansam...

Ama Üç Yüz Otuz Dördüncü Gece Olunca

     Demiş ki;      “… şairlerin yetkinliği ve Kuran’ın desteğinden başka kanıtlarla yıpratmamalısınız!” demiş. Altı genç kadın da işitip itaat ettikleri cevabını vermişler ve bu çok hoş savaşıma girişmişler.      İlk ayağa kalkan beyaz esire Ay-Yüzlü olmuş ve siyah esire Gözbebeği’ne önünde yer alması için işaret etmiş ve hemen ona “Ey siyahi, bilginlerin...

Ama Üç Yüz Otuz Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki; … Sarışın esireye doğru dönmüş ve ona, “Ey Gündüz Güneşi, ey bedeni amber ve altınla yoğrulan! Bir aşk nağmesine bürünmüş dizelerle sen de ruhumuzu şenlendirmek ister misin?” demiş. Sarışın genç kadın da altın başını sazının üzerine eğmiş ve şafak gibi aydınlık gözlerini yarı kapamış ve içten de dıştan da ruh ve bedenleri titreten uyumlu vurgulamalarla bir peşrev...

Altı Ayrı Nitelikteki Genç Kadının Öyküsü

      Anlatırlar ki, günlerden bir gün, Emir-ül-Müminin El-Memun, sarayının salonunda tahtına oturmuş, huzuruna yalnız vezirlerini, emirlerini ve imparatorluğunun başlıca yöneticilerini değil, samimiyetle yanına kabul ettiği tüm şairleri ve ince ruhlu kimseleri de çağırtmış. Toplananların içinde en gönülden bağlandığı kişi Muhammet El-Basri imiş. Ve Halife El-Memun ona doğru dönüp kendisine...

Ama Üç Yüz Otuz Birinci Gece Olunca

     Demiş ki;      Bunu gören iki hadımağası, kendi kendilerine, “Şahın bu tarzdaki davranışı, bir erkeğinkine benzemiyor; bir kadınınkine benziyor,” diye düşünerek yavaşça oradan uzaklaşmakta acele etmişler. Ama bu sırrı başkalarına söylemeye de çekinmişler.      Sabah olunca Zümrüt, yeniden şahlık giysilerine bürünmüş ve sarayın büyük salonuna vezirlerini, mabeyincilerini...

Ama Üç Yüz Otuzuncu Gece Olunca

     Demiş ki;      “Kalçalardan yukarısının nasıl ovuşturulduğunu bilmiyorum. Bildiğim her şeyi yaptım zaten” demiş.      Bu sözleri duyan Zümrüt, öfkeli bir sesle, “Nasıl! Bana karşı mı çıkıyorsun? Biraz daha kararsız davranırsan, gecen, başının üzerine kötülük yağdıran bir gece olacak! İyisi mi sen eğil de, benim arzumu yerine getir! Ben de, bunun karşılığı olarak, seni unvan...

Ama Üç Yüz Yirmi Dokuzuncu Gece Olunca

     Demiş ki;      “Bu ülkeye gelişimin nedenine gelince, görmemden de, işitmemden de, hatta canımdan da değerli olan, çok sevip de yitirdiğim birisini aramak içindir! Onu benden çaldıklarından beri, uyurgezer gibi yaşamaktayım! Benim hüzünlü öyküm budur işte!” diye yanıt vermiş. Ve Alişar, bu sözleri söyleyip bitirince, gözyaşlarına boğulmuş ve öylesine bir hıçkırığa tutulmuş ki...

Ama Üç Yüz Yirmi Sekizinci Gece Olunca

     Demiş ki;      Uyandığı zaman, güneş yükselmiş ve tacirler artık dükkânlarını açmaya başlamış bulunuyorlarmış. Alişar, kendini sokakta uzanmış yatar görünce şaşırmış, elini alnına götürmüş ve sarığının ve pelerininin yok olduğunu anlamış. O zaman gerçeği kavramaya başlamış ve heyecan içinde koşup iyi yürekli yaşlı kadına başına gelenleri anlatmış ve kendisinden eve gidip haber getirmesini...

Ama Üç Yüz Yirmi Yedinci Gece Olunca

     Demiş ki;      “… Çünkü, ey felaket saçan tatlı, seni bakışlarıma lâyık görmüyor, ancak geri yanımla selamlıyorum! Senin üzerine tükürüyor ve senden iğreniyorum!” demiş. Ve onun durumu işte böyleymiş.      Üçüncü şölene gelince, o da şöyle sonuçlanmış: Daha önceki iki şölende olduğu gibi tellallar aynı haberi yaymışlar ve aynı hazırlıklar yapılmış; sonra halk köşkteki...

Ama Üç Yüz Yirmi Altıncı Gece Olunca

     Demiş ki;      … Ve asılmamak için köşke gelmiş bulunuyormuş.      Ve de sözü edilen sütlaç tepsisinin karşısına oturmuş ve elini olduğu gibi tatlının tam ortasına daldırmış. Bunu görenler her yandan, ona, “Hey! Sen ne yapıyorsun! Dikkat et! Canlı canlı derini yüzdüreceksin! Sakın bu felaket getiren tatlıya dokunma!” diye haykırmışlar. Ama adam korkunç gözlerini döndürerek...

Ama Üç Yüz Yirmi Beşinci Gece Olunca

     Demiş ki;      Böylesi bir rezilliği ayıplayan yanındakilerden biri, ona, “Ulaşamayacağın bir yerde bulunan yiyeceklere el atmaktan utanmıyor musun? Nezaketin bize, herkesin önündekini yemesini öğrettiğini bilmiyor musun?” demiş. Bir başkası da, “İnşallah yediğin bu tatlı sana dokunur da mideni altüst eder!” diye eklemiş. Ve ünlü bir haşhaş yutucu olan çok şakacı...

Ama Üç Yüz Yirmi Dördüncü Gece Olunca

     Demiş ki;      “Bil ki, gerçekte, bu kentte oturanlar olarak, bizim âdetimiz, erkek bir evlat bırakmaksızın şahımız ölürse, bu yola çıkmak ve bahtın bize göndereceği ilk yolcunun gelişini, onu şah yapmak ve bu sıfatla selamlamak için beklemektir! Ve biz, bugün, ey yeryüzünün tüm hükümdarlarının en yakışıklısı, çağının ve tüm çağların biricik kişisi, sana rastlamak mutluluğuna kavuştuk...

Ama Üç Yüz Yirmi Üçüncü Gece Olunca

     Demiş ki;      “Herkes boynuna asılı olan bahtını taşır ve ne olursa olsun, ondan kurtulamaz!” diyerek içini çekmekle yetinmiş.      Korkunç Kürt Civan, yeniden genç kadını omzuna almış ve kırk haydut ile reislerinin oturma yeri olarak seçtikleri kayalar arasında gizli bir mağaraya ulaşıncaya kadar koşmasını sürdürmüş. Orada Zümrüt’ü kaçıran kişinin anası olan bir yaşlı...

Ama Üç Yüz Yirmi İkinci Gece Olunca

     Demiş ki;       “Sevdiceğin Sitt Zümrüt’ü bulacağız!” demiş. Ve Alişar, iyi yürekli yaşlı kadının elini öptükten sonra sevinçten ağlamaya başlamış ve onun istediği şeyleri hemen pazara giderek alıp getirmiş.      Bunun üzerine yaşlı kadın giyinmek için kendi evine gitmiş. Yüzünü koyu bal rengi bir peçeyle örtmüş ve başını kaşmir bir atkıyla örtmüş ve geniş siyah ipekli bir...