KategoriBir Şair Bir Şiir

Metin Altıok (Sarıl Bana)

Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ Sevgiler bekliyor sürekli senden. İnsanın bir yanı nedense hep eksik Ve o eksiği tamamlayayım derken, Var olan aşınıyor azar azar zamanla.  Anamın bıraktığı yerden sarıl bana. Anılarım kar topluyor inceden, Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne. Ama yine de unutuş değil bu, Sızlatıyor sensizliği tersine. Senin kim olduğunu bile bilmezken.  Sevgiden caydığım yerde...

Can Yücel (Öyle Bi…)

Temiz gömleğimi giydim talimden sonra Ayaklarını yıkıyor çeşme başında erler İşte sen öyle bir serindin Tuzladan kaptılarla inerken şehre ne güzel şey sivil denmesi çıplağa Ve gün-açık penceresinden meşelerin Yamacın kuytusuna sokulmuş mavi Ufacık bi parça deniz gibiydin  Şipka biberleriyle konmuş okulun camlarına Arnavut Köyü’nün o muhacir güneşi İşte sen öyle bi cumartesiydin Sahanlıkta...

Turgut Uyar (Çokluk Senindir)

özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir  suya giden bir adam meselâ omuzunu eğri tutsa güneş su ve adamın omzundaki eğrilik senindir  ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir  kararan dünya, yeni bir güle bir ateş parçasıdır bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir  bir deneyli geçmişi...

Yahya Kemal Beyatlı (Geçmiş Yaz)

Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,
Her anını, her rengini, her şi’rini hazdan,
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan 
Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtap… iri güller… ve senin en güzel aksin…
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!

Özdemir Asaf (Lavinia)

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal. 
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin 
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

Behçet Necatigil (Gizli Sevda)

Yarın sabah erken uyan
Ben yıldızıma söyledim
Işıklar serpecek üzerine
Nur içinde uyanacaksın. 
Ben ağaçlarıma söyledim
Yarın sabah erken uyan
Dağıt saçlarını, silkin
Dallar titreyecek, şaşacaksın. 
Yarın sabah erken uyan
Ben göklerime söyledim
Uzat ellerini fecre doğru
Şafak sökecek, bakacaksın. 
Ben yerlerime söyledim
Yarın sabah erken uyan
Gözünün değdiği her yerde
Çiçekler açacak, göreceksin

Celal Sınay (Serenad)

Yarın sabah erken uyan
Ben yıldızıma söyledim
Işıklar serpecek üzerine
Nur içinde uyanacaksın. 
Ben ağaçlarıma söyledim
Yarın sabah erken uyan
Dağıt saçlarını, silkin
Dallar titreyecek, şaşacaksın. 
Yarın sabah erken uyan
Ben göklerime söyledim
Uzat ellerini fecre doğru
Şafak sökecek, bakacaksın. 
Ben yerlerime söyledim
Yarın sabah erken uyan
Gözünün değdiği her yerde
Çiçekler açacak, göreceksin

Oktay Rifat (Hürrem Sultan’a Gazel)

Bu dünyayı seninle sevmişim, Hürrem! Öldürür diriltirsin, Mesih’im, Zühre’m!  Karun’ca mal yığsam ben neylerim sensiz, Neylenir saltanat sensiz, gözüm, gözdem!  Allar kuşan, has bahçeden güller takın, Bir düştür seyrettiğin aynadan modern!  Gel kavuş akşamla, desinler: ‘Ay doğmuş! ‘Dağılmış, müjdeler olsun, zülüf, perçem!’  Yüzgörümlük Eflak ve Buğdan, dilersen...

Rıfat Ilgaz (Leylaklarını Anlatıyorum)

Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün Onu saçlarından topladığın belli Bir leylak bahçesisin karşımda  Böyle kucağında kalsa daha iyi Bir vazoya bırakıp gidiyorsun Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki Önce renkleri gidiyor arkandan Nesi varsa gidiyor soyunarak  Her vazoya baktıkça karşımdasın ne tuhaf Her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun Düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe...

Orhan Veli Kanık (Deniz Kızı)

Denizden yeni mi çıkmıştı, neydi; Saçları, dudakları Deniz koktu sabaha kadar; Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.  Yoksuldu, biliyorum – Ama boyna da yoksulluk sözü edilmez ya – Kulağımın dibinde, yavaş yavaş, Aşk türküleri söyledi.  Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir. Denizle boğaz boğaza geçen hayatında! Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak, Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık...

Sait Faik Abasıyanık (Yeis)

Akşam üstleri geliyor
Tam insanlar işten çıkarken,
Salkım salkım tramvaylardan
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 
Neremden yakalıyor, bilmiyorum
Ben tam sevmeye hazırlanırken
On altı yaşındaki sevgilimi.
Elini elimle tutmak
Yirmi dört saatte bir
Sıcak bir lâf dinlemek isterken…
Rezil… Tam o saatlerde geliyor!

Hamit Macit Selekler (O Kalp, O Ateş Nerde?)

Ağaçların yeşile, denizin laciverde Tekrar erdiği vakti, hatırlarsın, şafaktı; İlkbahar bahçelerde nemli, yaprak yapraktı, Seninle buluşmuştuk yine her günkü yerde.  Varlığın ellerime bıraktığın ellerde Yine sesin sıcaktı, hülyalı yüzün aktı, Bilmiyordun, gelişim artık son olacaktı. Nerde eski sabahlar, o kalp, o ateş nerde?  O gün veda. teselli, esefle dolu sözler Söylemek, ‘oyun bitti...

Aslı Durak (Kanayan)

Unutunca gülmeyi
İçime gömdüm sahipsiz bir ölüyü
Göç özleyen kırlangıcın merakındayım
Çocukken ardına düştüğüm düşler miydi
Büyüdükçe soluğumu kesen eller? 
Kırılgan bir şeylerdi
Kanıyordu durmadan
Güneşe dokunmuştu kanadımın ucu
Turuncu bir kuştum
Hatırlamak ne renkti?
Unuttum…

Ahmet Hamdi Tanpınar (Hatırlama)

Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,
Rüyâların kadar sade, güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerine yaz bahçelerinin. 
Ömrün gecesinde sükûn, aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından,
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından.

Nazım Hikmet Ran (Tahir’le Zühre Meselesi)

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte.  Mesela bir barikatta dövüşerek mesela kuzey kutbunu keşfe giderken mesela denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?  Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.  Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun...

Faruk Nafiz Çamlıbel (Sen Nerdesin)

Caddeden sokaklara doğru sesler elendi, Pencereler kapandı kapılar sürmelendi. Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar, Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar… Son yolcunun gömüldü yolda son adımları, Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları. Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda: Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda, Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye, Yollarını bekledim...

Yahya Kemal Beyatlı (Erenköyü’nde Bahar)

Cânan aramızda bir adındı, Şîrin gibi hüsn ü âna ünvan, Bir sâhile hem şerefti hem şan. Çok kerre hayâlimizde cânan Bir şi’ri hatırlatan kadındı.  Doğmuştu içimde tâ derinden Yıldızları mâvi bir semânın; Hazzıyle harâb idim edânın, Hâlâ mütehayyilim sadânın Gönlümde kalan akislerinden.  Mevsim iyi, kâinât iyiydi; Yıldızlar o yanda, biz bu yanda. Hulyâ gibi hoş geçen zamanda Sandım ki...

Suat Vardal (Nisan)

çık direnme gücüm atalarımın çevik kemiklerinden yağlı laz kamalarından delice tutkulardan süzül alnıma değ in oradan yüreğime sürt dur oramda bulaş korunmasız kır çiçeklerinden! sarı papatya göbeği pul pul üremeleri vazolarda biter sanır kimisi baharın ta kendisidir oysa ölümsüzdür papatya çürüktür günlük yaşam kokar bulaşır sevdiklerin de kurtulmaz şaşar kalırsın aydınlık biriysen sevincin...

Afşar Timuçin (Bu Bizim Şiirimizdir)

Bir suyun akışına dalar gibi kalıyoruz O zaman gün sızıyor saçaklardan ince ince Biz birbirimizi karşılıksız sevmeye başlayınca Birlikte bir kirazı dişler gibi oluyoruz Uzun bir kervan gibiyiz güneşte ağır ağır Aydınlığı iki ayrı sevinç gibi yaşıyoruz İki ayrı sevinci bir bütünde eriterek Şurada otursak mı yürüsek mi biraz daha Ötelere uzanmadan köşeyi bile dönmeden Birkaç yüzyıl sonraki bir...

Suat Vardal (Boğaz’ın Kıyıcığında)

her gün kapımı çalardı sevinç kucağında çiçeklerle dikilirdi eşikte bir evim vardı denizin yanında senin için tüm anımsadıklarım o günlerden  ılık yaz akşamlarında senle güneşin batışını seyretmek sokağın ortasında beyaz iskemlelerde balıkçılarla nefeslenmek  dolaşmak vardı geceyarıları iskele sineması çıkışları sabahlara değin oturmak Muhsin’in gazinosunda derin soluklarla usulca konuşmak hiç...

Oktay Rifat (Deste)

Sen limon küfü saçlarınla bir deri bir kemik
horozlarınla merdivenlere tünemiş,
kolların, çakın, iskambil kâğıtlarınla,
sen bir ırmak gibisin evler üstünden akan,
gemilerini taşıyan denizin karaya.
Bu azgın rüzgârı eserken mevsimin,
savrulurken biriler kuşları destenin,
gitsek mi oraya bulsak mı,
ölü, bir resim ölmezliği yüzlerinde,
yırtık ve ıslak sinek kızları sazlıkta!

Can Yücel (Reklamcılık)

I. Adı da kendi de lazım değil Revizyonistti 1967’de Artık televizyonist OMO’yla gusül abdesti alıyor 1955’deki bu maximalist Çizme giymese de Ayda bir gün pisi pisi pist Maunalı saunada Ve niyeti mütemadiyen halis İZOCAM’da Oysa habis dedi doktor durup durduğu yerde Etiler’de aldığı safra kesesindeki kist Onun için KALEBODUR’la dişlerini fırçalıyor Keriz! Ama nedense bu son zamanlarda Sosyalizme...

Afşar Timuçin (Koşulu Şiir)

Salının arkası hemen Perşembe Bir günde nasıl oldu Pazara geldik Ah gülüm oyuna geldik Sezilmeden geçiyor zamanın çoğu Her dokunuşumuzda bir şey eksik Eksik olmayan tek şey koşu İçimizde zehir gibi bir tortu Yüreğimizde mıh gibi bir sancı Hep böyle bir şeylere yetişeceğiz  Gün sanki az önce doğmamış mıydı Yoksa bize mi öyle geldi Sen az önce çıkmadın mı kapıdan Kapıdan çıktığında sabah mıydı...

Abdülkadir Bulut (Esmerliğine Karışan)

Ne hikmettir bizim oralılar
Mısır ve kırmızı biber asarlar
Toprak damların güney yüzlerine
Ve dut dikerler Şubat çıkmadan
Evlerin önlerine 
Bir sır mıdır bilemiyorum
Bizim çatık kaşlı köylü kızları
Gülerken gamze yaratırlar da
Susarken ne hikmetse
Esmerliklerine karıştırırlar

İbrahim Oluklu (Daha Bu Yaşında)

Daha bu yaşında annemsin, hem de ablam! Hani şu telefonla görüşürken İki sözünün birinde: “Senin dertlerin bana gelsin!” diyen kadın.  Kimi söylenenlere, Bunlar söz müydü, laf mıydı? Çarpmış mıydı hiç aşkın dalgakıranlarına? Altlarını kazımadan bütün duruluğunla inandın.  Toprağını havalandırma şu günlerde kuşkularının, Sulama köklerini… Verimliymiş gibi görünse de kimi anılar, Uzak dur...